Category Archives: Dut Hakkında

BİLİNEN EN İYİ TEKNOLOJİ İMİŞ ! (III)

ELDORADOGOLD Corp.’un UŞAK KIŞLADAĞ ALTIN İŞLETMESİ YÜZLERCE KİŞİNİN SİYANÜRLE ZEHİRLENMESİNE NEDEN OLDU MU?

Tahir Öngür, Jeoloji Yüksek Mühendisi

Kanada’da kurulu küçük bir şirket, Eldoradogold ülkemizde sahibi olduğu Tüprag AŞ eli ile Uşak Kışladağ’da bulunan altın yatağını işletmeye başladı.

İşletme ile ilgili ÇED Raporu’nun iptali için açılan dava sürerken, öteki izinleri de verildi ve Nisan ayında başlanan deneme üretimi üç ayını doldurdu.

11 Temmuz günü yapılan bir törenle işletmenin resmi açılışı da yapıldı.

Şirketin övüne övüne ileri sürdüğü bu işletmede bilinen en iyi teknolojinin (Best Available Technology, BAT) kullanıldığı. Hazırlanan ve onayı alınan ÇED Raporu da başından sonuna bunu belgelemeye çalışıyor ve her türlü sakıncayı yok göstermek için epeyce çabalıyor.

Herkesin dileği, korkulanın olmaması ve çalışabildiği sürece bu işletmenin çevre ve insan sağlığına zarar vermemesi idi. Ancak, daha deneme üretimi aşamasında, öngörülen asıl tehlikeli sorunların ortaya çıkmasına daha epey zaman olduğu düşünülürken, Eşme ve köylerinde ortaya çıkan birkaç günlük toplu zehirlenme olayları kafaları karıştırdı.

Neler olmuştu?

26-28 Haziran Günlerinde Eşme’de Ne Oldu?

Haziran ayının son haftasında Eşme ve çevresinde bir şeyler oldu.

27 Haziran Salı günü akşamı yüzlerce Eşme’li hastaneye ve doktorlara koştu. Mide bulantısı, baş ve karın ağrısı, nefes almakta zorlanma, konuşma güçlüğü, bacak ve kollarda uyuşma, kasılma, titreme ve halsizlikten yakınıyorlardı. Kimileri bunları şiddetli, kimileri de hafif hissediyorlardı. Yakınmaları hafif olanlar teskin edilip evlerine yollandı. Durumları ciddi görülenlere serum verildi. Birkaçı Uşak’a gönderildi. Sağlık kurumlarındaki kalabalıktan ötürü kendileri Uşak’a, hatta İzmir’e gidenler oldu.

O günlerin öğlen sonralarında fırtınalı ve ara sıra sağanak yağışlı bir hava vardı, Eşme ve çevresinde. Hastanelere başvuranların bir bölümü akşamüstü yağmurda ıslandıklarını söylüyorlardı, hemen hepsi de açık havada olmuşlardı.

Salı günü akşam geç vakit başladı bu yakınma ve başvuruları, gecenin ilerleyen saatlerinde yatıştı. Aynı olaylar ertesi gün de, benzer bir seyirle yinelendi. İlk anda yalnızca Eşme’nin merkezinde görüldüğü sanılan zehirlenme belirtilerinin Eşme’ye bağlı bir dizi köyde yaşayan birçok kişiyi de etkilediği daha sonra anlaşıldı.

Olaylar üçüncü gün hafifledi. Hafta sonu duruldu.

Devlet Hastanesine (50 yataklı Eşme İlçesi Sağlık Bakanlığı Hastanesi ) baş vuran hasta kaydının 837 kişi olduğu, bir kısım hastanın endişe ve psikolojik nedenlerle hasta tablosu çizdiği için tedavi edilmeden evlerine gönderildiği, kayıtlı hastaların 200 kadarının ikinci kez hastaneye geldiği, o günlerde 1-2 gün yatarak tedavi gören hastalar nedeniyle hastane kapasitesinin dolu olduğu bildiriliyordu. Konuyla ilgilenenler başka yerlere başvuran ya da hiçbir yere başvurmayanlarla birlikte olaydan etkilenenlerin sayısının 1200-1700 arasında olabileceğini hesaplıyorlardı.

Sağlıkçıların anlatımlarıyla İlçede ortaya çıkan toplu hastalanma tablosunun ortak belirtileri:

a- Karın ağrıları ve aşırı gaz,

b- Baş ağrısı ile boyun ve omuzlarda kas ağrı ve kasıntıları, uyuşmalar,

c- Mide bulantısı ile şiddetli kusma,

d- Halsizlik, bunaltı

idi. Ateşlenme ve ishale rastlanmamıştı.

Sağlıkçılar ortaya çıkan tablonun genelde bir hafif akut zehirlenme tablosu niteliği taşıdığı, çoğunun ayakta tedavi, bazı vakaların ise daha ağır seyrettiği için yatarak tedavi edildiği, Hastane’de oluşan yığılma nedeniyle bir kısım hastanın kendi olanakları ile yakın illerdeki sağlık kurumlarına gittikleri, her ihtimale karşı hastanede, olası bir enfeksiyona karşı antibiyotik tedavisi ile antispazmatik, antianaljezik, semptomatik tedavi bileşiminden oluşan paket ilaç tedavisi uygulandığını bildirdiler.

İlçede toplu hastalanıştan etkilenenlerin önemli bölümünün devlet hastanesine, bir kısmının ilçedeki muayenehanelere, bir kısmının da yakın il ve ilçelerdeki sağlık birimlerine ve akrabalarının yanına gittiği, bu nedenle hasta sayısının tam olarak belirlenemediği, tahminlerin yaklaşık 1200 civarında hastalanan insan olduğu yolunda olduğu bildirilmekte idi.

Sağlık görevlileri bazı ağır hastaların aileleri tarafından İzmir’e götürüldüğünü duyduklarını, devlet hastanesinin yataklarının üç gün boyunca hasta sirkülasyonu nedeniyle dolu olduğunu belirtmiştir.

Resmi Açılamalar Yatıştırıcı ve Geçiştirici,

İzleyen günlerde de ısrarla sürdürülecek olan ilk resmi açıklamada olayın bir enfeksiyon olduğu ve bunun Eşme yerleşiminde dağıtım şebekesindeki suyun bakteriyolojik kirlenmesinden kaynaklandığı söyleniyordu.

Avukat Noyan Özkan’ın 30.6.2006 tarihli dilekçesine Uşak Valiliği tarafından verilen yanıtta hastalanmaların şebeke suyunun kirlenmesine bağlı enfeksiyon nedeniyle ortaya çıktığı belirtilerek bunun kanıtı olarak su ve hasta dışkılarından alınan örneklerin analiz raporları gönderiliyordu. Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Osman Karababa “Kanalizasyon karışmış olsa kimyasal analizde görülmesi gereken amonyak, nitrit ve nitrat’ın 28.6.2006 tarihli su örneklerinde saptanamamış olması, 28 Haziran 2006 tarihinde su şebekesinden alınan ve saat 05.00’de ekildiği belirtilen 11 örnekten 6’sında koliform bakteri saptanmışken 5 örneğin temiz bulunmuş olması, yine aynı tarihte alınıp kaçta ekildiği belirtilmeyen 5 örneğin temiz bulunmuş olmasının 1000’in üzerindeki insanın sudan kaynaklanan bir hastalığa yakalanmış olmasını açıklayamadığını, çünkü sudan alınan hastalık yapıcılarının geçirmeleri gereken kuluçka süreleri göz önünde bulundurulduğunda bu kadar kısa zamanda zaten hastalık oluşturamayacaklarını” açıklıyordu.

Eşme Belediye Başkanı, önce ilçe suyundan gönderdikleri ilk tahlillerin temiz olduğu bilgisinin kendilerine ulaştığını, ancak ertesi gün kendisine sularda “bir miktar” bakteriye rastlandığının iletildiğini söylüyordu. İncelemenin sürdüğünü söyleyen Başkan, olayın siyanürden kaynaklanıp kaynaklanmadığı ile ilgili yorum yapamayacağını belirtiyordu.

Perşembe günü TMMOB inceleme kurulu ile yaptığı görüşmede Başkan, “Salı günü alınan su örneklerinin tahlilinin temiz çıktığını, bu nedenle kendisinin hastalığın nedeninin şehir şebeke suyu olamayacağı, maden ya da başka bir şeyden kaynaklanabileceğini açıkladığını; ancak kaymakamlık tarafından 28 Haziran 2006 Çarşamba günü yaptırılan tahlilde suda mikrop ürediğinin saptandığı, bunun nedeninin Pazartesi onarım sırasında eski hattan ana depoya kendi bilgisi dışında su verilmesi olabileceğini” belirtmiş ve “söz konusu hastalığın şehir şebeke suyundan kaynaklanan bir salgın hastalık olduğu yönünde kaymakamlığın görüşüne şimdi kendisinin de inandığını” kaydetmiştir.

Tüprag AŞ’nin web sayfasına alıntılanan basın haberlerine göre de, yeni su şebekesi arızalanıp kentin bir bölümü susuz kalınca, bir süredir kullanılmayan eski şebekeden su verilmiş ve geçen sürede kullanılmayan şebekede bakterilerle kirlenmiş olan suyu kullananlar hastalanmıştır. Durum denetim altına alınmış, hastalar iyileştirilmiş, kente verilen sudaki klor düzeyi denetim altına alınmıştır. Belediye Başkanı sorumlular için soruşturma açacağını, Kaymakam ise durumun denetim altına alındığını söylemektedir.

TTB ve Elele Hareketi’nin aldığı kan örneklerine el konması üzerine konu ile ilgili bir açıklama yapan Eşme Belediye Başkanı Ahmet Yıldırım da Kaymakam’la görüştüğünü ve bu uygulamanın şüpheleri arttırdığını ifade ettiğini aktardı.

Ne basında ve ne de Eşme Kaymakamlığı’nın internet sitesinde Kaymakamlık adına yapılmış tek sözcüklük bir açıklama ile ise henüz karşılaşılabilmiş değil.

Uşak Valisi’nin TTB heyetinin Eşme’deki incelemelerini, “burası muz cumhuriyeti değil. …hurafelerle doldurularak eline şırınga almış bir iki hekim” olarak nitelediği basında yer aldı ve sert tepki almasına karşın henüz yalanlanmadı.

Olaylardan 2 hafta sonra Kışladağ Altın İşletmesi’nin resmi açılışını onurlandıran Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler de “üç beş çapulcuya pabuç bırakacak bir Hükümet olmadıklarını” söylüyordu.

Bulgular İse Korkutucu İdi

Sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütleri konuyu hemen sahiplendi.

İnay Vicdan Hareketi ve Kışladağ S.O.S Hareketi aynı gün Eşme ve köylerinde karşılaşılan sorunu ve gelişmeleri gözlemlemeye başladı.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Biriliği TMMOB adına Merkez YK Üyesi ve Metalurji Mühendisleri Odası Başkanı Cemalettin Küçük ile TMMOB Makine Mühendisleri Odası Üyesi Levent Serhan’dan oluşan bir İnceleme Kurulu hemen Eşme’ye gidip 29 Haziran 06 Perşembe günü inceleme çalışmasına başladı, görüşmeler yaptı, örnekler aldı.

İzmir’de kurulu ve çok sayıda meslek ve sivil toplum örgütünün ortak bir girişimi olan Elele Hareketi üyeleri, yaşanan zehirlenme olayının ardından İzmir’e gelerek özel bir laboratuarda kan örneği veren Eşme’nin Aydınlı Köyü’nden Mahmut Kulalı ile Eşme’nin içinde oturan Halil Kaya’nın anlattıklarını dinledikten sonra siyanür zehirlenmesi şüphesinin ciddi şekilde araştırılması gerektiğine karar vererek olaydan 2 gün sonra, 30 Haziran Cuma günü Eşme’ye bir başka İnceleme Kurulu gönderdi. TTB ve İzmir Tabip Odası temsilcisi Dr. Oya Otyıldız, Uşak Tabip Odası Başkanı Zafer Aydın, Kimya Mühendisleri Odası İzmir Şubesinden Prof. Dr. Gürel Nişli ve Şube Başkanı Ertuğrul Barka’dan oluşan Kurul Eşme Devlet Hastanesi Başhekimi Dr.Baykul Karagöz ile Eşme Devlet Hastanesi’nden iki hemşire ile birlikte hastalardan kendi rızaları ile kan örnekleri almaya başladı. Kısa bir süre sonra Kaymakamın talimatı ile Kurulun aldığı kan örneklerine, “yapılan işin izinsiz olduğu” gerekçesi ile el konuldu. Türk Tabipler Birliği Başkanı Prof.Dr.Gençay Gürsoy devreye girerek Uşak Valisi ile görüştüğünde Uşak Valisi “kanların geri verileceği ve kan örneği alma konusunda Uşak Sağlık İl Müdürlüğü’nün de yardımcı olacağı” sözünü verdi. Ama, Eşme Kaymakamı “kendisine yazılı talimat gelmeden kanları geri veremeyeceğini” açıkladı. Elele Kurulunun yazılı olarak istekte bulunması üzerine de, Kaymakam dilekçeyi İlçe Sağlık Grup Başkanlığı’na havale etti. Fakat o gün mesai saati dolduğundan, dilekçeye yanıt verilmediği gibi, kanlar da bugüne değin geri verilmedi. Kaymakamlığın bu tavrını aynı gün Eşme’de yapılan bir basın açıklaması ile kınayan kurul üyeleri, halk sağlığı konusunda ortaya çıkan bir sorunda TTB’nin ve Tabip Odasının olayı araştırma ve müdahale etme yetkisi ve görevinin olduğunu belirterek bu tutumun siyanür zehirlenmesi şüphesini arttırdığına dikkat çektiler.

İnay Vicdan Hareketi Sözcüsü Avukat Tahsin KÖSE, Eşmedeki rahatsızlıkların nedeninin siyanür zehirlenmesi olduğunu iddia ederek TÜPRAG Altın Madeninin derhal kapatılmasını istedi.

Şüphenin, olayın araştırılması için yeterli olması gerektiğini dile getiren Kışladağ S.O.S. Hareketi Sözcüsü Uğur Sümer, “Savcılığa suç duyurusunda bulunulmalı. Eşme’de, köylerinde bir şeyler oldu. Bu kadar yoğunlukta bir şeyler olmasının nedeni ne? Maden denetlensin, savcı bu işe neden el koymuyor?” diye soruyordu.

Elele Kurulundan Dr. Oya Otyıldız Kaymakamlığın kan örneklerine el koymasının ardından, kanda siyanür olup olmadığının tespit edilebilmesi için, siyanürün yarılanma ömrü olan 66 saatten önce alınması gerektiği dile getirilen kan örnekleri için kendisine başvuran birkaç yurttaştan örnek aldı. Daha önce İzmir’de alınan örneklerle birlikte toplanan 10 kan örneği ülkede bu tahlili yapan tek yer olarak gösterilen Ankara’daki özel bir laboratuara gönderildi. Zehirlenmelerin başlangıcı olan 27 Haziran gecesinden 2 ve 3 gün sonra, 29 ve 30 Haziran tarihlerinde hastalardan alınabilen kan örnekleri 1 Temmuz tarihinde Düzen Laboratuarı’na ulaştırıldı. Kan tahlil sonuçlarını geçtiğimiz günlerde Elele Hareketine ulaştı. Yapılan 9 tahlilde kan veren kişiler ve kanlarında tespit edilen siyanür oranları şöyle:

Mahmut Kulalı 0,30 mg/L

Halil Kaya 0,18 mg/L

Hulusi Ada 0,64 mg/L

Tayyip Ada 0,24 mg/L

Ali Ender Sercan 0,54 mg/L

Gizem Özkan 0,25 mg/L

Sinem Özkan 0,18 mg/L

Yağmur Elifcan Yıldırım 0,25 mg/L

Halime Erhat: 0,22 mg/L

Elele Hareketi’nin 19 Temmuz tarihli basın açıklamasında ve bu oranları yorumlayan Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Ana bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Osman Karababa’nın açıklamalarında “Normalde insan kanında siyanür bulunmaz. 0,2 mg/l’yi normal kabul etsek bile 7 sonuç bunun üzerinde. Kanların alındığı saat tam belli değil. 66 saati geçmiş olabilir. Yani siyanür oranı düşmüş olabilir. İki tane örnek üzerinden bile bunun siyanüre bağlı olduğunu söylemek çok kolay. 0,64 ve 0,54 mg/L normalin çok üzerinde. Üstelik siyanürün yarılanma ömrünü düşündüğümüzde, üzerinden iki gün geçmişken en azından yarı yarıya kadar azalmış olmalı. Bu demektir ki 0,54 mg/l aslında 1 mg/L, 0,64 mg/l ise 1,28 mg/l’ dir.” deniyordu. Benzer yakınmalarla yöredeki sağlık kuruluşlarına başvuranların bir bölümünün kanalizasyonla kirlendiği iddia edilen suyu hiç kullanmadıkları halde hastalandıklarına dikkat çekilirken “hastaların ortak yakınmalarının sinir sistemi tutulumuyla açıklanabilecek bulgular olduğunu ve siyanür zehirlenmesine uyduğunu” ve “Burada sudan kaynaklanan bir sağlık sorunuyla değil bir siyanür zehirlenmesiyle karşı karşıya olduğumuz anlaşılmaktadır” şeklinde açıklanıyordu.

Eşme’de su şebekesine karışan kanalizasyon nedeni ile zehirlendikleri açıklanan köylülerin kanında normal oranın çok üstünde siyanür bulunması çelişkili açıklamaları da beraberinde getirdi. Uşak İl Sağlık Müdürü Dr. Ali Taşçı, arseniğin yüksek oranda alınmadığı sürece ani zehirlenme ve ölümlere neden olmadığını (!) belirtirken; Türk Tabipleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Gencay Gürsoy zehirlenmelerin ani ölümlere yol açmamasının sevindirici olduğunu, ancak zehirlenmeye maruz kalanların uzun vadede ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya kalabileceklerini vurguladı.

Madene karşı mücadele için örgütlenen İnay Vicdan Hareketi adına basına konuşan İnaylı Eğitimci-Yazar Muammer Sakaryalı bakanlardan madenin açılışını yapmamalarını istediklerini belirterek şunları söyledi: “Daha 10 gün önce binlerce insanın zehirlenmesinin nedeninin siyanürden olup olmadığı şüphesi dağılmamışken bu yapılan açılış neyin nesi? Eşme’de yapılan resmi açıklamalara halk inanmıyor. Çünkü resmi açıklamaların aksine sadece Eşme’de değil madenin çevresindeki köylerde de zehirlenmeler var. Zehirlenmeler sudan olduysa Aydınlı köyünde, Düzköy köyünde zehirlenen insanlar nasıl izah edilecek? Zehirlenmelerin olduğu günlerde madende büyük bir patlama olduğu kesin. Köylüler büyük bir bulutun yükseldiğini, esen poyrazın bu bulutu Eşme’ye doğru sürüklediğini söylüyorlar. Ortada böyle bir vaka varken ve devlet bunu araştırmalıyken, insanlar daha fazla zehirlensin diye mi böyle bir açılış yapacaklar? Biz zehirlenmelerin gerçek nedeninin açıklanmasını istiyoruz”.

Olayların ardındaki gerçekler yavaş yavaş aydınlanmaya başlayınca bu kez Uşak İl Sağlık Müdürlüğü’nün 20 Temmuz tarihli bir basın açıklaması ortaya çıktı. Bu açıklamaya göre, 30 Haziran’da alınmış ve Kaymakamlıkça el konulmuş olan kan örnekleri 14 Temmuz(!)’da laboratuara gönderilmiş ve bu kan örneklerinde “arsenik” (!) bulunmadığı belirlenmiş. Siyanür tahlili için alınan örneklerde nedense ve ne hakla ise arsenik aranmış ve bulunamamış! İl Sağlık Müdürlüğü, basının ve yurttaşların, arseniğe maruz kalmış olanların bedenlerinde bunun durmayıp o gün idrarla atıldığını, olaylardan iki gün sonra alınan kan örneklerinde elbette arsenik bulunamayacağını, böylesi bir kuşku durumunda hastaların saç ya da tırnaklarının analiz edilmesi gerektiğini bilmediklerini düşünme uyanıklığına sığınmış görünüyor. Siyanür zehirlenmesi olasılığını araştırmayı ise, bu sanki onların asli görevi değilmiş gibi yine suskunlukla geçiştirme yolunu seçmişler.

Uşak halkı sağlıkları konusunda bu sağlık yöneticilerine mi güvenecek? Evet, güvenebilirler! Çünkü, yayınladığı duyurunun yarattığı skandalı gören Uşak İl Sağlık Müdürlüğü 25 Temmuz günü, Tüprag AŞ’nin web sayfasında okunabilecek kısa bir açıklama daha yayınlayıp yüreklere su serpmiş: “Basında Eşme içme suyu ile ilgili ne amaçla olduğu belli olmayan bir yönlendirme ile Eşme ilçesinde meydana gelen ishal vakalarının arsenikten olmadığını vurgulamak amacıyla yapılan açıklamadaki kan numunelerinde arsenik bulunmamıştır ifadesi sanki kanda siyanür varmışçasına yorumlanmıştır. Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezi Başkanlığından ve Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğünden gelen resmi sonuçlara göre kanda arsenik ve siyanür tesbit edilmemiştir ve bulunmamaktadır.”!!!

Yaşayanlar Ne Diyor?

6 Temmuz’da basında çıkan bir habere göre Eşme’ye 20, Kışladağ Altın işletmesine 10 kilometre uzaklıktaki Aydınlı köyünde bir çiftliği bulunan 33 yaşındaki Mahmut Kulalı Elele Hareketi basın toplantısında yaşadığı zehirlenme ile ilgili şunlardı anlattı: “Pazartesi ve salı günü yağan yağış maden yönünden gelerek ıslattı beni. İşlerim gereği dışarıdaydım ve ıslandım. Çarşamba günü saat 11 sıralarında baş ağrısı başladı. Yarım saat içinde mide bulantısıyla devam etti. Bir saat içinde baş ağrısı ve göğsümdeki ağrı çok şiddetlendi. Sonra apar topar sağlık ocağına gittiğimde, ocağın önünün ana baba günü olduğunu gördüm. Kuyruğu görünce Dr. Yusuf Kaya’nın özel muayenehanesine gittim. Oraya gittiğimde de muayenehanede 4-5 kişinin yattığını gördüm. Şikâyetleri benimle aynıydı. Dr. Yusuf, bana serum taktı. Birinci serum bitmesine rağmen şikâyetlerimde herhangi bir hafifleme olmadı. Yusuf Bey sağlık ocağında görevli olduğu için serumu takıp geri dönmüştü. Tekrar acil olarak geri döndü. Bende serumdan sonra istem dışı titremeler başladı. Dilim dönmez oldu ağzımın içinde. Mide bulantım, kusmalar devam ediyordu. Tedavim 4-5 saat sürdü ardından köye döndüm. Dün sabah kalktığımda belimde şiddetli ağrı duydum. Bacaklarımda kasılma vardı. Adım atarken zorlanıyordum. Doktor Eşme’de görülen zehirlenmenin aynısının bende de olduğunu söyledi. Ben Eşme’ye hiç uğramamış, Eşmeden herhangi bir su falan da içmemiştim. Doktor bana siyanür zehirlenmesi olduğunu söyledi. Bu arada internetten siyanür zehirlenmesi ile ilgili bilgiler edinmeye çalışıyordu. O sıralarda gelen telefonda Eşme’nin tahlil için gönderilen sularının temiz çıktığı bilgisi geldi. Zaten bizim köyün suyuyla Eşme’nin suyu arasında hiçbir ilişki yok. Bizim köy Eşme’ye 20 km, altın madenine ise kuş uçuşu 5-10 km ancak var. Maden tam karşımızda görünüyor bizim. Bizim köyden iki kişi daha benim gibi zehirlendi. Ben Eşme’ye olaydan 2-3 gün önce gitmiştim ama köyümüzden zehirlenen diğer iki kişi neredeyse 120 gündür Eşme’ye hiç gitmemiş insanlar. Üç gün çok şiddetli yağış oldu. Yağış Uşak tarafından madene doğru geldi ve rüzgâr bizim köye doğru esiyordu o ara. Yağış devam ederken madende dinamit patlamaları da yapılıyordu. Resmi kayıtlar Eşme’de şu an 1.700 kişinin zehirlendiğini söylüyor. Ama resmi olmayan, kayıtlara girmeyen yüzlerce insan vardır.”

Eşme’de oturan 29 yaşındaki Halil Kaya ise Elele Hareketi’nin toplantısında yaşadığı olayları şöyle anlattı: “Salı günü akşamleyin başladı ağrılarım. Karnım ağrıdı, midem bulandı. O gün yağmur altında kalmıştım. Çarşamba sabahı baş ağrısı, mide bulantısı, karında sancı, kusma, halsizlik, gözlerde ağrı gibi şikâyetler başladı bende. Doktora gittik, ilaç verdi. Bu şekilde geçti.”

TMMOB inceleme kurulunun görüştüğü bazı Eşme’lilerin öyküleri ise şöyle:

Esma Nur: 1,5 yaşında ( bebek ) 27 Haziran Salı günü annesi akşamüstü alışverişe çıkmış, Esma ile. Dönüşte her günkü gibi beslenip yatmış. Şehir şebeke suyunu içme ve yemek amaçlı kullanmıyorlar. Akşam saat 23.00 dolayında Esma hastalanmış: Şikâyetleri: baş ağrısı, karın ağrısı, kusma, kasılmalar, aşırı bağırsak gazları. Doktora gidilmiş. Ateşlenmemiş. İki gün sürmüş. 29 Haziran Perşembe günü daha iyi olmuş.

Selami Kartçı: 26 yaşında. Saat 18.00’de işten çıkmış. Çarşıda sağanak yağmurda ıslanmış. Eve gidince yemekten sonra bir sıkıntı basmış sanki ateşlenmiş gibi, başka bir şikayeti olmamış. Sigara içiyor, şehir şebeke suyu evinde içme, çay demleme ve yemek yapımında kullanılmıyor.

Volkan Ekinci: 28 yaşında. 27 Haziran Salı günü iş çıkışı Eşme içinde mezarlık tarafından gelen rüzgâr ve bulutlarla yağan sağanak yağmura 15 dakika maruz kalmış. Akşam, her zaman ki yediklerini yemiş. Şehir şebeke suyunu içme amaçlı kullanmıyorlar. Akşam karın ağrısı, baş ağrısı, kusma ve mide bulantısı çekmiş. Bu nedenle gece uyuyamamış. Mide bulantısı ve karın ağrısı ile doktora gitmiş. Ateşlenmemiş. Sigara içmiyor. Rahatsızlığı Perşembe günü azalmış.

Elif Kurtuna: 30 yaşında. 27 Haziran Salı günü saat 18.00’de çalıştığı bankadan çıkmış. Yolda giderken sağanak yağmur başlamış. Eve gidinceye kadar epey ıslanmış. Her zamanki yiyecekler ile akşam yemeği yenmiş. Şebeke suyunu içme ve yemekte kullanmıyorlar. 27 Haziran Salı saat 24.00 dolayında hastalanmış. Karın ağrısı ve aşırı gaz ile uyanmış, baş ağrısı, mide bulantısı, kusma (agresif kusma, “öğürerek”) yaşamış. Ateşlenmemiş. Sigara içmiyor. Rahatsızlığı iki gün sürmüş, şimdi hafiflemiş sadece bir kırgınlık hissediyormuş.

Erdoğan Aygün: 44 yaşında. 27 Haziran Salı günü, gün boyu dükkânda çalışmış. Öğleyin çok rüzgar ve toz olmuş, aşırı sıcak bir hava varmış, bunaltıcı bir hava. Akşam üstü sağanak yağmur sırasında bir kamyon mercimek çuvalı indirmişler, ıslanmışlar. Akşam evde her zamanki tür (tarhana çorbası, kızartma yemeği, salata, vb.) yemeklerini yemişler. Gece hastalanmış. Mide bulantısı, kusma(öğürerek kusma), baş ağrısı, karın ağrısı ve aşırı gaz, boyun ve sırt ağrıları, kasılma şikayetleri ile hastaneye gitmişler. İğne yapıldıktan sonra biraz rahatlamış. 5-6 senedir kaynak suyu kullanıyorlar(Çoban Suyu). 5 litrelik bidonlarla sürekli alıyorlarmış. Birçok kişi gibi, çay, yemek ve içme suyu olarak şehir şebeke suyu kullanmıyorlar. 28 Haziran Çarşamba günü tekrar hastaneye gitmiş(özele). Serum bağlamışlar. Sigara içmiyor. Hastalığında ateşi olmamış.

Hanife Aydın: 47 yaşında. 27 Haziran Salı günü akşam üstü yağmurda ıslanmış. Ben de eşim gibi hastalandım, aynı rahatsızlıklar oldu, gece aynı saatte uykudan uyandım. Kusma, karın ağrısı, baş ağrısı ve baş dönmesi. Gözlerim karardı, omzumda ve boynumda kasılmalar hissettim. Ateşlenmedim. Hastaneye gittik. Çarşamba günü daha kötüleştik. Özele gittik. Sadece serum bağladılar. Hastanenin verdiği ilaçları kullanmayın dediler. Sigara içmiyor.

Hüseyin Kılınç: 27 yaşında. Eşme’de oturuyorlar. 27 Haziran Salı günü çok bunaltıcı sıcak bir hava vardı, gündüz çok terledim, çeşme suyu içerim, o gün çok su içtim. Yağmur 18.00 sıralarında yağdı. Saat 19.00’a kadar çalıştım. Sigara tiryakisiyim 2 paket içerim. Ben hastalanmadım.

Üstün Çallı: 30 yaşında. 27 Haziran Salı günü çarşıda mağazasında çalışmış. Sigara içiyor. Şehir şebeke suyu kullanıyorlar. Eve giderken, saat 19.00’da yağan yağmurda ıslanmış. Hastalanmamış.

Ahmet Yıldırım: Belediye Başkanı. Sigara kullanıyor. Şehir şebeke suyu içiyor. Hastalanmamış.

Mehmet Atılgan: 45 yaşında. 27 Haziran Salı günü yağmurda dolaşmış. Sigara içiyor. Şehir şebeke suyu içiyor, yemekte kullanıyor. Hastalanmamış.

Yine TMMOB İnceleme Kurulu’nun İlçede serbest çalışan ya da hastanede görevli çeşitli sağlık personeli (doktor, hemşire, eczacı, vb. ) ile yaptığı görüşmelerde bu insanlar son derece çekingen, endişeli bir tutum içinde görülmüştür. Kimileri, herhangi bir açıklama yapamayacaklarını, mesleklerini Hakkâri’de sürdürmek istemediklerini, özel çalışanlar da ilçede yalıtılmak ya da soruşturma, kovuşturma gibi sorunlar yaşamak istemediklerini, madenci şirketin kamu yetkilileri üzerinde hükümete kadar uzanan yaptırım güçleri olduğunu belirtmişlerdir.

Elele ve TTB inceleme kurulu üyelerinin izlenimi de İlçede bir sıkıyönetim havasının estiği şeklindedir.

Siyanür Zehirlenmesinin Belirtileri Neler?

Haziran ayının son günlerinde Eşme’de yaşananlar ve sağlık kurumlarına başvuranlarda görülen belirtiler hep tipik “hafif-orta bir akut siyanür zehirlenmesi” belirtileri idi.

11 Eylül İkiz Kuleler olaylarından sonra dünyaya yönelik saldırganlığında sınır tanımayan ABD yönetimi, kendi ülkesinde de kendi halkının yararlandığı demokratik hakları kısıtlama doğrultusunda ciddi adımlar attı. Bunu meşrulaştırmak için de soyut bir “terör” korkusu canlı tutulmaya çalışıldı. Bu amaçla kullanılan araçlardan biri, halkın toplu bulunduğu yerlerde siyanürle zehirlemeye yönelik girişimler olduğu haberlerinin yayılması oldu. Sözde, New York Metrosuna böyle bir saldırı hazırlığı içinde olan bir terörist grubun yakalandığı söylentileri yayıldı ve bir kitapta da buna yer verildi. Ortam olgunlaşınca yarı remi bir örgüt kuruldu, Siyanür Zehirlenmelerini Tedavi Koalisyonu (CPTC). Bunun internetteki sayfalarında insanlara siyanür zehirlenmelerine ilişkin her türlü bilgi veriliyor. Biz söylesek kuşku duyulur. Gelin, gerekli bilgileri oradan aktaralım.

Düşük yoğunluklu siyanürle zehirlenenlerde karşılaşılan ilk belirtiler:

· Hızlı nefes alma

· Baş dönmesi, sersemlik

· Güçsüzlük

· Mide Bulantısı/kusma

· Göz kaşınması

· Cildin pembeleşmesi ya da kızarması

· Hızlı Kalp Atışı

· Terleme

Orta ve Yüksek Yoğunluklu zehirlenmelerde görülen sonraki belirtiler:

Bilinç kaybı

Solunumun durması

Kalp durması

Koma

Felç

R.B. Hillman ve Mary C. Smith makalelerinde bunlara

Kas titremeleri

Solunum güçlüğü

Salya artışı

Göz yaşarması

Çırpınma

gibi belirtileri ekliyor.

Inna Leybell’in e-medicine’deki makalesinde öncekilerin yanında

Karın ağrısı

Göğüs ağrısı

sıkıntılarından da söz ediliyor.

ATSDR’nin web sayfasında da bunlar anlatılıyor.

Haziran ayının son günlerinde Eşme’de yaşananlar ve sağlık kurumlarına başvuranlarda saptanan belirtiler hep bütün dünyada bilinen, çok açık birer “hafif-orta akut siyanür zehirlenmesi” belirtisi idi. Hekimler yörelerinde ve yaşamlarında sık karşılaşılmayan bir durum olsa da, bunu o gün algılamış görünüyorlardı. Ama susmak durumunda kaldıkları anlaşılıyor.

Siyanür İnsanı Neden Etkiler?

Siyanür kanda organlara oksijen taşıyan hücrelerde, mitokondriyal sitokrom oksidaz’daki demir iyonuna bağlanıp onların bu oksijen taşıma işlevini engelliyor. Hücreler oksijensiz koşullarda çalışınca, oksitle metabolizma engellenince, havasız glikoliz başlıyor ve laktik asit açığa çıkıyor ve zehirlenme oluşuyor. Başta merkezi sinir sistemi, kalp, solunum sistemi ve beyin olmak üzere oksijeni en çok tükettiğimiz organlarımız ilk etkilenenler oluyor.

Kandaki siyanür derişimi 40 mmol/l ya da yaklaşık 1 mg/l’ye eriştiğinde zehirlenme gerçekleşiyor. Çocuklar bu zehirlenmeye biraz karşı daha dayanıklı. Havadaki siyanür gazının 1 dakikada 2500-5000 mg*m3 dozu ile karşılaşıldığında bu durumdaki insanların %50’sini öldürebiliyor.

Zehirlenme ölümle sonuçlanmadığında da zehirlenenlerin sonraki yaşamlarında oksijen yetmezliğine bağlı beyin sorunları ya da Parkinson benzeri sorunlar gibi merkezi sinir sistemi bozuklukları yaşama riskleri artıyor.

Siyanürle Nerelerde Karşılaşıyoruz?

İntihar, terör ya da cinayet için bilerek ve doğrudan kullanımı dışında insanlar siyanürden ya endüstriyel kazalarda ya da yangınlarda duman soluduklarında karşılaşıyor. Bileşiminde azot(N) ve karbon(C) içeren her türlü malzeme yangında Hidrojen Siyanür gazı (HCN) salabiliyor. Melamin tabaklar, plastik torbaların akrilonitrili, koltuklardaki poliüretan köpükler ve benzeri birçok sentetik gereç yandığında öldürücü miktarlarda HCN salıyor. ABD’nde yangın dumanlarından çıkan bu zehirle her yıl 10.000’e yakın insanın öldüğünü not ediyor, kaynaklar.

Siyanür metal endüstrisi, madencilik, elektro kaplama, kuyumculuk, eski röntgen filmlerinin geri kazanımı, vb bazı endüstri alanlarında da kullanılıyor ve buralarda da iş kazaları ya da çevre kazalarında ortaya çıkabiliyor.

Ülkemizde özellikle elektro kaplama işi yapan çok sayıda küçük işletmenin toplamda önemli miktarlarda siyanür tükettiği, bütünü ile denetimsiz çalıştığı ve yaygın insan sağlığı ve çevre sorununa neden olduğu biliniyor.

Bunlara şimdi altın işletmeleri de eklendi. Altın işletmelerinin ayırıcı yanı, tek bir yerde büyük miktarlarda ve açık havada siyanür kullanıyor olması.

Eşme’de Siyanür Ne Geziyor?

Yukarıda sıralanan kaynaklardan hangisinin Eşme’de ya da yakınında var olduğu ortada. Yörede büyük bir yangın olmadığı gibi siyanür kullanan başka büyük bir işletme de yok;

Eldoradogold’un Kışladağ Altın İşletmesi’nin dışında. Bu işletme, 3 ay önce başlamış olduğu deneme üretimi ile birlikte Gümüşkol-Söğütlü-Bekişli köyleri arasında kalan üçgende açık havada siyanürlü sıvılarla altın ayırmaya çalışıyor.

Siyanür İle Ne Yapılıyor?

Altın işletmelerinin büyük çoğunluğunda olduğu gibi Kışladağ’da da yeraltından çıkarılan cevherin içindeki altın çok düşük bir miktarda. Tenörü çok az: tonda ortalama 1,23 gram. Yani çıkarılan kayaların cevher diye ayrılanların ortalama 1 tonunda 1,23 gram altın ve biraz daha az gümüş var. Bunlar da metal halinde. Bakır, kurşun, molibden ve benzeri öteki metaller gibi kükürtle ya da oksijenle bileşikler yapmış ta değil. İşte bir yandan çok minik parçacıklar durumunda oluşu ve bir yandan da bir şekilde bozabileceğiniz kimyasal bir bağlanma içinde olmayışlarından ötürü altını ve gümüşü içinde bulunduğu kayadan söküp almak çok zor. Bunun bilinen tek “ekonomik” yolu siyanürle yıkama, sıyırma, liç (leach). Bu

işi yapan ve savununlar ısrarla dünyadaki altın işletmelerinin %85’inde bu tekniğin uygulandığını söylüyorlar. Doğru.

Cevherdeki altın parçacıkları yeterince küçük ise, içinde karbonlu gereç yoksa, fazla siyanür tüketen bakır-antimuan-arsenik sülfürleri az ise, asit yapıcı bileşenler az ise, altın parçacıklarını sararak siyanürün etkilenmesini engelleyen demir oksit çökeltici gereç ve kil yoksa, altının kazanılmasında siyanür kullanımı kolay ve ekonomik oluyor. Bu amaçla cevher ya ince öğütülüp Kışladağ’da yapıldığı şekilde açık havada geçirimsiz yaygıların üzerine yığılmakta ve üzerlerine püskürtülen siyanür çözeltisi yığının içinden süzülürken altını yüklenmesi ve daha sonra tabandaki drenaj sistemi ile bu sıvı toplanıp işlenerek (yığın liçi); ya da, ince öğütülmüş cevher Bergama’da olduğu gibi kapalı tanklarda siyanürlü akışkanlarla karıştırılarak işlenmektedir (tank liçi).

Cevherin içindeki altın parçacıkları yeterince iri ise, özellikle de kum ve çakılların içindeki plaser yataklarındaki gibi ise altın gravitasyonla, çöktürme yöntemi ile ayrılabilmektedir. Giderek azalmakla birlikte 1990’ların başlarında dünyada üretilen altının %10 kadarının bu teknikle ayrıldığı bilinmektedir.

Altın, Uşak çevresinde karşılaşılan ve henüz bir işletmeye konu olmayan bazı yataklardaki gibi sülfürlü cevher minerallerine (bakır, arsenik, vb metallerin sülfürlü minerallerine) bağlı olarak bulunuyorsa önce ince öğütme ve çeşitli yüzdürücülerin içinde flotasyon teknikleri ile altınlı sülfür konsantreleri elde edilir. Bu artık daha sonra siyanürle işleme tutulur. 1993’te altının %4 kadarının da bu yolla işlendiği bilinmektedir.

Bunların ve siyanür ile işlemin dışında, çok sayıda yeni tekniğin araştırılmakta ve geliştirilmekte olduğu bilinmektedir. Çok sayıda yabancı kaynakta açıklanan bu yeni tekniklerden herhangi biri henüz ekonomik olarak ve çevreye zarar vermeden siyanür ile işlemin yerini alabilecek kadar geliştirilememiştir.

Siyanür ile işlem, bilimsel ve teknik olarak 19. Yüzyıl’ın sonlarında bulunmuş; çok sınırlı olarak kullanılmış; altının siyanürden geri alınmasında kullanılabilecek bir teknoloji olarak ta ancak, 1950’den sonra geliştirilebilmiş; yine de bu teknolojinin ticari olarak uygulanabilmesi 1970’lerin sonlarında siyanürlü sıvılara alınan altının aktif kömür ile soğurulması becerilince ve altın fiyatları artıp, düşük tenörlü yüksek rezervli cevherler kârlı olarak işletilebilir duruma gelince yaygınlaşmıştır. O güne kadar yüksek tenörlü yataklarda cıva ile amalgamlama tekniği kullanan küçük işletmelerin yerini 1980’li yıllardan sonra büyük işletmeler, siyanür ile yığın liçi ve aktif karbonla sıyırma tekniği kullanan büyük işletmeler almıştır. Çünkü siyanür, cevherdeki altının %60, bazen %97’ye varan oranlarda kazanılmasını sağlayabilmektedir.

Bu teknik, ucuza mal edip çok para kazanabilmeniz için “Bilinen En İyi Teknoloji”dir (Best Available Technology-BAT). Yeraltı kaynaklarınızı çokuluslu şirketlere açmış iseniz BAT’a mahkûmsunuz.

Kışladağ’da Yapılan da Bu

Kışladağ’da da yeraltından çıkartılan kayaların, içinden ekonomik olarak altın sıyrılabilecek tenöre sahip olmayan bölümü pasa diye Gümüşkol’a yakın pasa depolama sahasına atılıp, kalanı ince öğütülüyor. Öğütme boyutu her yatakta farklı. Bu teknolojik testlerle belirlenir. Kışladağ’da sülfürlü cevher %80’i 6,3 mm’den küçük olacak şekilde öğütülüyor. Bu öğütülmüş kayalar su ve kireç katılarak topaklandırılıyor ve işletmenin Söğütlü Köyü tarafında özel olarak hazırladığı sıyırma alanına, yine testler sonucunda seçilen yüksekliklerde yığılıp bunların içine, üzerine yerleştirilen borulardan siyanürlü bir sıvı damlatıla damlatıla akıtılıyor. Bunun da her madene göre ayrı ayrı belirlenen bir süresi var. Kışladağ’da oluşturulan yığın yüksekliği 10 m ve sıyırma süresi 90 gün. İşletmenin fizibilite ve ÇED Raporlarına göre bu süre içinde ortalama 1,23 gr altın içeren her bir ton oksitli cevher için 0,253 kg ve her bir ton sülfürlü cevher için de 0,340 kg sodyum siyanür kullanılmış olacak. Cevher yığınının her bir metrekaresine saatte 12 litre siyanürlü sıvı akıtılacak. Bu sudaki siyanür derişimi 250 ppm (milyonda 250 bölüm) olacak. Böylece, işletme süresinde burada 40 bin ton kadar NaCN, sodyum siyanür kullanılması gerekecek. 20 tonluk kamyonlarla taşınsa 2.000 seferde taşınabilecek kadar siyanür tuzu kullanılacak.

Öğütülmüş kaya yığınından süzülen bu suyun içindeki CN- iyonu değerli metallerin bir bölümünü kendine bağlayıp sıvı fazda taşıyacak. Yığının altına, geçirimsizlik sağlamak üzere

30 cm kalınlıklı sıkıştırılmış bir kil tabakasının üzerine yayılan 1,5 mm kalınlıklı yüksek yoğunluklu bir sentetik polietilen yaygı konmuş olacak. Bu yaygının üzerinde kırma taştan oluşan bir geçirimli tabaka ve sızan sıvıları toplamak üzere bunun içine yerleştirilen toplama boruları olacak. Bu şekilde toplanan ve değerli metaller yüklenmiş siyanürlü akışkan işletmenin başka yerlerinde işlemden geçirilip altın-gümüş-? karışımı “dore”ler üretilecek.

İşletmecilere bakarsanız bu geçirimsizlik önlemleri siyanürlü sıvılar yeraltısularına karışmasın diye konmakta. Siz bunu altını, gümüşü sıyırmış, onlarla yüklenmiş zehirli sıvıların bir damlasını bile yitirmeme kaygısından ötürüdür şeklinde anlayın.

40.000 Ton Siyanür Nereye Gidecek?

Siyanürün huyu suyu önemli. Siyanür sofra tuzunu andıran beyaz renkli kristalize sodyum (NaCN) ya da bazen potasyum siyanür (KCN) tuzları biçiminde gelecek. Bunlar, suya katılıp çözeltilecek. Suda, CN- iyonları olacak. Siyanür zor denetlenebilir bir kimyasal madde. Nasıl davranacağı suyun pH’ı olarak adlandırılan H+ iyonu bolluğuna, asitliğine çok bağlı. Örneğin pH’ı 6,5-7,0 olan bir içme suyunda çözelteceğiniz siyanürün hepsi hemen hidrojenle birleşip hidrojen siyanür gazına, HCN’e dönüşüyor. Havadan hafif olan bu gaz çok kolay yayılıyor. Siyanürü hangi biçiminde olursa olsun yerseniz, fazlasını derinize sürer ya da dökerseniz zaten zehirleniyorsunuz. Akıllı iseniz bunları elbette yapmazsınız. Bilmediğiniz yerlerde de bir sürü uyarı levhası sizi bu tehlikeden uzak tutmaya çalışır.

Gaz ise öyle değil. Renksiz. Hafif bir badem kokusu var, ama onu da çok yoğun değilse kolayca algılamayabilirsiniz. Ve hidrojen siyanür gazını solursanız Eşmeliler gibi, ya da daha kötü olursunuz.

Bunu, işletmelerinde siyanür kullananlar da bildiği için, önlemler alınıyor. Sudaki siyanürün gaza dönüşmesini önlemek gerekli ve bu çok önemli. Bilinen şu: suyun pH’ı yükseldikçe, H+ iyonu bolluğu azalıp OH- iyonu bolluğu arttıkça yani su asit değil baz niteliği baskın bir sıvıya dönüştükçe siyanürün gazlaşma eğilimi de azalıyor. Bu bilindiği için de liç yığınına konan öğütülmüş cevherin her bir tonu için 3,4 kg sönmüş kireç (CaO) katılacağı gibi, liç alanlarında kullanılacak siyanürlü sıvıya sürekli sodyum hidroksit (NaOH) te katılıp sıvının pH’ı 9,5’ta tutulmaya çalışılacak.

Yeter mi? Yetmez, ama bununla yetinirler.

Yetmez çünkü pH=10,5 iken bile bu siyanürün ancak %85’i sıvı fazda kalabiliyor. %15’i yine HCN gazı olup havaya karışıyor. Keşki bununla kalsa. Siyanürlü sıvının içinde süzüldüğü öğütülmüş ve tepkime yüzeyi binlerce kez büyütülmüş olan kaya yığınının içinde kükürtlü mineraller var ve artık havanın oksijeni ve suyun etkisi ile bunlar asit üretmeye teşne. Siz bunların içinde pH’ı yüksek bir sıvıyı dolaştırıyor da olsanız, bunların biraz asit üretmesi ve sıvının girişteki pH’ını biraz düşürmesi ve bundan ötürü siyanürün birazının daha HCN gazı olarak havaya uçması da kaçınılmaz.

Zaten ÇED Raporu’nun 5-80. sayfasındaki “en son karbon kolonundan çıkan liç çözeltisi hiç altın içermeyecektir ve yüksüz liç çözeltisi adını almaktadır. Yüksüz liç çözeltisi, yüksüz liç çözeltisi havuzuna geri döndürülecek ve ihtiyaç duyulan konsantrasyonu sağlamak amacıyla yeni siyanür eklendikten sonra yığın liçi alanına geri gönderilecektir. Böylece, tüm proje faaliyet dönemi boyunca tüm liç çözeltileri (ve dolayısıyla siyanür) proses içinde geri döndürülecek ve ne yüklü ne de yüksüz liç çözeltisi (ve dolayısıyla siyanür) deşarjı yapılmayacaktır.” denmesi de bunun itirafı değil mi? Hiç dışarı atılmayan siyanür neden azalsın? Üstelik ÇED Raporu’nda Tablo 5.30’da liç alanı ve çözelti havuzlarında buharlaştığı için yitirilecek suyun miktarının ilk aşamada 628 m3/gün ve 2. aşamada 966 m3/gün olacağı bildiriliyor. Sıcak dönemlerde bunun 942-1449 m3/gün’e çıkacağı da not ediliyor. Bu kadar suyun eksilmesine ve pH denetim altında olduğu için su buharlaşınca siyanürün geride zenginleşerek kalacak olmasına karşın, yine de yeni siyanür eklenmesi gerekecek.

Çünkü kullanılan siyanürün bir bölümü gazlaşıp kaçacak, bir bölümü de yığındaki katı maddelerle bir takım bileşikler yapıp onlara bağlanacak.

Bu durumda, kullanılan siyanürün ne kadarının havaya salınacağını tam olarak kestirmek güç.

Yine de bir deneyelim.

Sözü edilen işlemlerde sözde siyanür tüketilmeyecek. Altını, gümüşü kendine bağlayan siyanürlü sıvı aktif kömürle işlenip metalleri alınacak ve yine siyanürlü su olarak çözelti havuzuna dönecek. Eksiği tamamlanacak ve yine kullanılacak. İşletmede 16 yıl siyanür liçi işlemi yapılacak. Fizibilite Raporu’na göre ilk dört yılda 5’er milyon ton cevher-kaya çıkarılıp işlenecek. 5. yılda bu 7,5 milyon ton ve sonraki 11 yıl boyunca da ortalama 10’ar milyon ton/yıl olacak. Sıyırma, liç işlemi 90 gün süreceğine göre, aktif yığınlarda bir anda 1,25 milyon ton ile 2,5 milyon ton arasında değişecek miktarlarda cevher siyanürle işlem görüyor olacak. Yığın yükseklikleri 10 m ve işletmenin ÇED Raporu’nda olduğu gibi cevherin birim hacim ağırlığı 2,3 ton/m3, kırılmış öğütülmüş cevher yığınınki ise 1,8 ton/m3 kabul edildiğinde aktif yığınların hacminin 1.600.000-3.200.000 m3,yüzey alanının ise 98.000 m2 ile 196.000 m2 arasında değişeceği öngörülebilir. Böyle ise saatte 1.175-2.350 m3 siyanürlü su dökülecek demektir, bu yığınlara. Bunun içindeki çözeltilmiş siyanür miktarı da 295-590 kg arasında değişecektir. Bir başka deyişle bu yığınlardan günde 7-14 ton siyanür iyonu geçirilmesi gerekli.

1 milyon m3 havanın izin verilen üst sınır olan 10 mg/m3 HCN ile yüklenebilmesi için çözeltiden gazlaşması gereken siyanür miktarı 10 kg.

pH düştüğü için yığında HCN’e dönüşen CN- yalnızca son 1 saat içinde damlatılmış ve bu nedenle henüz yığının en üst düzeylerinde bulunanlar bile olsa buraya komşu 1 milyon m3 (eni, boyu ve yüksekliği 100’er m boyutlu bir küp) havadaki HCN yükü 295 mg/m3 olur. Bu hava kütlesi taşınırken siyanürsüz hava kütlesi ile karışır ve yük 10 milyon m3 havaya yayılırsa bile siyanür derişimi yine zehirleyici bir düzeyde, 30 mg/m3 olur.

İşletme süresinde yaklaşık 40.000 ton siyanür kullanılacak. İşletmenin ÇED Raporu’na göre “sıfır deşarj” olacak. Kışladağ altın işletmesi ile ilgili kaygıların dile getirildiği Star TV’de yayınlanan Objektif Programı’na demeç veren bir işletme mühendisi de gururla “sıfır deşarj” olacağını söylüyordu. İşletmede yıllar boyu aynı tempo ile üretim yapılacak. Hep siyanür kullanılacak. Eksilen tamamlana tamamlana tüketilen siyanür 40.000 ton’a ulaşacak ve “sıfır deşarj” olacak. Nasıl olacak bu? Neden eksiliyor siyanür? Bir bölümünün gazlaşıp havaya karışacağı ortada. Ama, hepsi bu şekilde kaybolmayacak kuşkusuz. Öyle olsa 16 yılda harcanacak 40.000 ton siyanürün havaya karışma hızı 285 kg/saat ya da 79 gr/sn olurdu. Bu durumda her saniyede 7.200 m3, saatte 25 milyon m3 hava izin verilebilir sınırın üzerinde HCN yüklenirdi. Denetimli koşullarda bile o yöre mezarlığa dönerdi.

Kuşkusuz, Haziran ayının son haftasında olmuş olduğu düşünülene benzer kazalar olmadıkça, tüketilen siyanürün %15-20’den çoğu gazlaşıp havaya karışmıyor. %20’si olsa 8.000 ton kadar siyanürün gazlaşarak havaya karışacağı anlaşılır.

İşler bittiğinde de siyanürle işlem görmüş atık yığınlarına 1,5 yıl boyunca temiz su damlatılacak ve yığınların içindeki serbest siyanür yıkanacak. Ta ki, çıkan yıkama suyundaki siyanür miktarı 0,5 ppm WAD’a insin. Böylece kapanma sonrasında çevreye siyanür sızması sakıncası ortadan kaldırılacakmış. Bilindiği kadarı ile işletmede bir su arıtma tesis olmayacak. Yüklendiği altın ve gümüşü geri alınan siyanürlü su eksiği tamamlanıp yeniden kullanılacak. O zaman, son yıl atık yığınlarından yıkanan siyanür ne olacak? Yıkamadan dönen su buharlaştırılacakmış. İlginç! Suyun buharlaştığı yerde siyanürden hiç söz edilmiyor. Çevreye sızmasın diye atık yığınlarına emdirilmiş sudaki siyanür yıkanıp havaya salınacak. “Deşarj Sıfır”, ama emisyonun maşallahı var! Yani, ya havayı kirletecekler ya da suyu.

Bu yolla yalnızca atık yığınının gözeneklerindeki suyun içindeki siyanür yıkanacak. Bu atık yığını 1.800.000 m2 bir alana ve 60 m yüksekliğinde yayılmış olacak. Bunun gözenek oranı %15 olsa ve bütün bu gözenekler siyanürlü suya doygun olsa yıkanacak toplam gözenek suyu 16.000.000 m3 kadar olur. Bundaki siyanür oran halâ 250 ppm bile olsa sudan ancak 4.000 ton kadar siyanür yıkanacak demektir. Bu da sonunda havaya salınacak demektir. Etti mi 12.000 ton siyanür!

Pekiyi ne “sıfır deşarj”a, ne de gazlaşıp havaya atılmayan onca siyanür, 28.000 ton siyanür ne olacak?

Belli ki, geçici ya da kalıcı olarak duraylı olan bir takım bileşiklere bağlanmış olarak atık yığını içinde kalacak. Katı fazdaki siyanür %0,36 oranında olacak.

Siyanürün duraylılığına ilişkin çelişkili görüşler, siyanürün kolayca bozunup bozunmadığı konusunda farklı yorum ve değerlendirmelere neden oluyor.

Madencilik firmaları ve onları destekleyen bazı araştırmacılar (örneğin Normandy’den Oygür (2000) ve onun yayınlarında çok sık değindiği Mudder and Smith(1994)) oksijen ve güneş ışını altında siyanürün suda hızla bozularak zararsız karbondioksit ve nitrata parçalandığını; siyanür sızıntılarında insan ölümü olmadığını; balıklar üzerinde yapılan bilimsel araştırmaların bunun “biyolojik olarak birikmediği”ni gösterdiğini ve bu şekilde ölen balıkları yiyenlerin bile zarar görmeyeceğini söylüyor.

Buna karşılık, gün ışığı ve hava varken nötr pH koşullarında siyanür çözeltisinin parçalandığı doğru olsa da, bu çözelti yeraltına süzüldüğünde, tropik ülkelerdeki gibi yağmurlu ve bulutlu ortamlarda ya da sıcaklıkların düştüğü ve akarsular kar ya da buzla kaplı olduğunda soğuk ülkelerde böyle bir şeyin olamadığı göz ardı ediliyor. Çözeltisi asidik ise bu hemen aşırı zehirli olan siyanür gazına dönüşüyor. Dahası ortam alkalin ise siyanür parçalanamıyor ve çözeltide uzun süre kalıyor.

Bir Jeokimya uzmanı olan Robert Moran, Missuri’deki bir nikel-kobalt madeninin atıklarında, işletmenin kapanışından 25 yıl sonra bile yüksek miktarda toplam siyanür bulunduğunu saptamış bulunuyor. Bunun gibi, Almanya’daki Auschwitch-Birkenau toplama kamplarındaki yapılardan, toplu kıyım için siyanür kullanımından 45 yıl geçtikten sonra alınan harç ve sıva örneklerinde de ölçülebilir miktarlarda demir siyanat bulunduğu bildiriliyor

Açıkçası, maden işlemede kullanılan siyanürün zararsız bileşiklere pek hızlı parçalanmadığı belli oluyor. Parçalanma sonunda oluşan bileşiklerin çoğunun halen balıklar için zehirli düzeyde olduğu ve bunların ortamda uzun süreler kalıcı olduğu belirlenmiş. Bu bileşenlerin serbest siyanür, metal siyanür kompleksleri, organik siyanür bileşikleri, siyanojen klorür, siyanatlar, tiyosiyanatlar, kloraminler ve amonyak şeklinde olduğu anlaşılıyor. Bunlardan siyanat, maden işletmelerinde kullanılan siyanürün asıl parçalanma ürünü. Siyanat sularda, belirlenemeyen; ancak, uzun olduğu bilinen bir süre kalıcı. Başka bir parçalanma ürünü olan amonyak, balıklar için siyanür kadar zehirli olarak biliniyor. Bazı veriler amonyak ve siyanürün birlikte etkilerinin tek tek etkilerinden daha da zararlı olduğunu gösteriyor. Tiyosiyanatlar, tatlı su balıklarında ani ölüm sendromu yaratıyor. Üstelik serbest siyanürün tersine tiyosiyanat canlı örgenlerde de birikebiliyor. Siyanojen klorür gibi öteki parçalanma ürünlerinin de balıklar için serbest siyanürden daha zehirli olabildiği belirtiliyor.

Ülkemizde 60 yıl önce kapanmış olan Balıkesir Balya’daki kurşun madeninin içinden geçen çayda her yağıştan sonra toplu balık ölümleri olması dikkatleri çekiyordu. Çevre Bakanlığı uzmanlarının Balya’da Maden Çayı’ndan Temmuz 1998’de alınan örneklerde yapılan analizlerde 15 ve 22 ppm toplam siyanür belirlenmiş olduğu belirtilmektedir. Balya’daki işletme kapandıktan 60 yıl sonra atık sahasından geçen çayda neden 15-22 ppm siyanür belirlendiğine bir yanıt bulunması gerekir.

Tiyosiyanatlar, tatlı su balıklarında ani ölüm sendromu yaratıyor. Balya’da yağmur sonrası karşılaşılan toplu balık ölümleri bu açıdan da incelenmeye değer. Üstelik serbest siyanürün tersine tiyosiyanat canlı örgenlerde de birikebiliyor. Siyanojen klorür gibi öteki parçalanma ürünlerinin de balıklar için serbest siyanürden daha zehirli olabildiği belirtiliyor. Balya ve Kocaçay derelerinde toplu balık ölümlerinden sonra bunlardan yiyenlerde bazı zehirlenme belirtilerinin görüldüğünü not eden Dr Topuzoğlu’nun bulgusu düşündürücü.

Siyanür ile ilgili olarak, Moran(1998)’ın getirdiği en önemli eleştirilerden biri de, siyanürün parçalanması sonucunda oluşan daha kalıcı ve yine de zehirli olan bir çok bileşik için düzenleyici standartın bulunmayışıdır. Bunlardan, yalnızca amonyak ve nitrat için standartlar var. Pek çok kamu kurumu madenciliğe ilişkin sularda WAD ya da toplam siyanür yöntemleri ile analiz yapılmasını istemekle yetiniyor. Ancak, bu yöntemlerden hiçbiri bir madencilik atığında bulunabilecek bileşiklerin çoğunu belirleyemiyor. Pek çok atık ya da yığın liçi su örneği 0.05 mg/lt’den az WAD siyanür derişimine sahip iken, öteki siyanat ve tiyosiyanat derişimleri yine de balıklar için tehlikeli düzeyde olabiliyor.

Balya madeninde geçmişte siyanür kullanılmış olduğundan ve bunun atıklarda siyanatlar biçiminde yer aldığından kuşku duyulamayacağı anlaşılıyor. Özellikle yağışlar sonrasında asit ortamın baskınlaşma ve yaygınlaşması siyanatların bir bölümünün parçalanması ve sudaki toplam siyanürün artmasına neden olduğu açıktır. Yağışlardan sonra balık ölümlerinin yaygın ve şiddetle gözlenmesine karşın, bu konuda bir inceleme yapılmamış olmakla birlikte, bu ölümlerin artan siyanür derişiminin zehirleyiciliğine de bağlı olabileceği düşünülmektedir.

İşte Kışladağ işletmesi kapanırken de 1.800.000 m2’lik bir alanı kaplayan 60 m yükseklikli, siyanürlü sularla işlem görmüş olan atık yığını böyle bir kimyasal madde yığını olarak kalacak. Bunun içinde 28.000 ton siyanür bulunacak; metal siyanür kompleksleri, organik siyanür bileşikleri, siyanojen klorür, siyanatlar, tiyosiyanatlar, kloraminler ve amonyak şeklinde.

BAT’ın, bilinen en iyi teknolojinin Uşak’ta yaşayacak gelecek kuşaklara bir armağanı olacak bu zehir yığını, bu toksik madde deposu.

40.000 ton siyanür böyle tüketilecek!

Az da Olsa Uzun Süreler Siyanüre Maruz Kalınırsa, Kronik Siyanür Etkisi Nasıl Olur?

Kronik siyanür maruziyetlerindeki belirtiler de akut zehirlenmelerdekilere benzer.

Kronik siyanür zehirlenmelerinde de başağrısı, göz yaşarması, kolay yorulma, göğüste baskı, çarpıntı, iştah kaybı ve burun kanaması ile karşılaşılmaktadır. Kanser yapıcı değildir.

Siyanür ister gaz, isterse tuzları ile, ister akut ister kronik dozlarla olsun ciltten, mukozalardan ve gözlerden emilebilmektedir. Akut zehirlenmeler için havadaki siyanür miktarının 1 m3 havada 10 mg’ı aşmaması istenmektedir..

Belli ki, bu yörede artık ani ve anlık siyanür yayılmalarından korkulabileceği gibi çevreye salınan siyanürden ötürü kronik zehirlenmeler konusunda da halk sağlığı tehlikededir ve bunun yarattığı risk azımsanamayacak mertebededir.

Nasıl Oldu da Akut Zehirlenmelere Neden Olabilecek Miktarda Siyanür Yayılabildi?

Pekiyi, nasıl oldu da bu kadar yaygın bir alanda bunca kişiyi zehirleyebilecek denli HCN yayılabildi çevreye? Nasıl oldu da siyanürle işlem yapılan yerde denetim yitirildi? Nasıl oldu da bu siyanür salgısı seyrelmeden yayılabildi? Nasıl oldu da işletmede değil de, işletme dışında etkili oldu?

Yanıtları hep yalnızca işletme sorumlularınca bilinebilecek, gizlenen ve başkalarının ancak bazı tahminler yapabileceği sorular bunlar.

Eşme ve köylerinde toplu bir zehirlenme olduğu yaşanan bir gerçek.

Kim ne derse desin, bunun nedeninin eski boru hattından verilen şehir şebeke suyundan kaynaklanan bir bağırsak enfeksiyonu olmadığı da ortada. TMMOB İnceleme Kurulu’na verilen bilgi bir süredir kullanılmayan eski hattın da Ana Depoya bağlı olduğunu ve klorlama biriminin Ana Depo çıkışında olduğunu ortaya koyuyor. Yani, kirli de olsa suyun klorlanmadan kente verilmiş olması pek olası değil. Üstelik, bu suyu hiç kullanmayan sayısız yurttaş hastalanmış, kullanan bir çok kişi hastalanmamış durumda. Üstelik hastalanmalar rüzgâr ve yağışlı akşamüstlerinde dışarıda olanlarda ve bundan sonraki birkaç saat içinde ortaya çıkıyor.

Belirtiler hep bir siyanür zehirlenmesine işaret ediyor. Yetkililerin alınan kan örneklerine el koydurmasıyla ortaya serilen telaş ve Kışladağ Altın İşletmesi yöneticilerinin uzun süre suskun kalma, sonra da İl Sağlık Müdürlüğü’nün açıklamalarının arkasına saklanma tutumu bu işareti güçlendiriyor.

Üstelik alınabilen kan örneklerinde olağanın 5-6 katı fazla siyanür bulunmuş olması, yaşananın bir siyanür zehirlenmesi olduğunu apaçık ortaya koyuyor.

Demek ki Uşak İl Yöneticileri’nin gerçeği ortaya çıkarmakta ve halka yardımcı olmakta sergiledikleri yetersizlik bu gerçeğin anlaşılmasını engelleyemiyor.

Şimdi yapılması gereken, bunun nasıl olduğunu anlamak, yeniden olur mu sorusunu yanıtlamak ve önlemler alıp bir daha böyle bir duruma izin vermemek.

Yörede siyanür yayılımına kaynaklık edecek tek yer var, Kışladağ Altın İşletmesi. Orada, yeraltından çıkarılan cevher öğütüldükten sonra açık havada siyanürlü sularla yıkanıyor. Siyanür gazlaşıp çevreye yayılmasın (daha doğrusu para verip aldıkları bu kimyasal madde böylece kullanılmadan fazla ziyan olmasın) diye içine sürekli kireç ve sodyum hidroksit katılıp pH değer 9,5’ta tutulmaya çalışılıyor. Bu durumda bile kullanılan siyanürün en az %15’inin HCN gazına dönüşüp havaya kaçtığı bir gerçek. Ama bunun miktarının böyle bir toplu zehirlenmeyi açıklayabilecek denli çok olmadığı da bir o kadar gerçek. O zaman, önemli ve beklenmedik bir şey olmuş olmalı ki, kullanılan sudaki siyanürün daha fazlası gazlaşıp havaya kaçsın.

Bu birkaç şekilde olabilir: siyanür deposuna yıldırım düşmüş olduğu söylentisi gerçek olabilir; siyanürlü sıvıların toplanıp hazırlandığı havuzda bir kaza olmuş olabilir; yığın liçi yapılan yerde ortamın pH’nın birden düşmesine neden olan bir şey olmuş olabilir.

İlk söylenti çok kurgusal. Gerçek olsa mutlaka duyulurdu diye düşünüyor insan. Gerçi, siyanür kolay parlayıp yanabiliyor; gerçi o gün işletmede olağandan güçlü patlamalar duyulduğu ve koyu renkli dumanlar görüldüğü söyleniyor; gerçi hava fırtınalı ve elektrikli. Ama, yine de insana pek olmuş olabilir gibi gelmiyor. Üstelik öyle olsa, hem Salı ve hem de Çarşamba akşamüstleri iki zehirlenme atağı yaşanmış ta olamazdı. İşletme adına ya da işletme içinden böyle bir bilgi gelmedikçe buna itibar etmek doğru değil.

Evet, siyanürlü sıvıların toplanıp hazırlandığı havuzda bir kaza olmuş olabilir. pH birden düşmüş olabilir. Hava koşulları buna neden olmuş olabilir. HCN gazı çıkmış ve yayılmış olabilir. Ama herhalde bu da iki gün arka arkaya olmaz. Üstelik buna kolay müdahale edilebilir. Bu tür işletmeler böylesi kazalara karşı hazırlıklı ve eğitimli. Yine böyle bir sürecin bunca yaygın bir alanda zehirlenmeye neden olabilecek denli çok HCN çıkarması da şaşırtıcı olur. Açıkçası olasılığı oldukça düşük bir açıklama.

Yığın liçi yapılan yerde ortamın pH’ının birden bire düşmesine neden olan bir şey olmuş olması en güçlü olasılık. Ülkemizin birçok yerinde yağmur suyunun hafifçe asit nitelikte, pH=5-6 dolayında olduğu biliniyor. Öyle yerler var ki pH, 4,5’tan da küçük. pH=6 yağmurun birden ve şiddetli yağmasının liç yığınını ve onun içine emdirilen sıvının bir bölümünün pH’ını nasıl etkileyebileceği kolayca öngörülebilir. Siz eğer yığına döktüğünüz suyun miktarını hemen ve çok arttırmazsanız ve bu suya koyduğunuz NaOH miktarını hemen iyice arttırıp kendi suyunuzun pH’ının 9,5’un çok üzerine çıkartmazsanız ortamın pH’ı birden düşecektir. Böyle, birden bastıran şiddetli ve fırtınalı bir yağmura henüz deneme üretiminde olan işletmenin hazır olmadığını düşünmek pek te kötümserlik sayılmaz.

İşletme Eşme’ye kuş uçuşu 20 km ve Uşak’a 28 km uzaklıkta. İşletme çevresine göre 1000 m’ye kadar yükselen sırtların üzerinde. Bunun Uşak tarafı düzlük bir plato ve Eşme tarafı daha alçak bir Ova. İşletme çevresi her iki yanına göre de oldukça yüksek ve iki geniş düzlüğün arasında bir engebe niteliğinde.

Eşme’lilerin anlatımlarına göre Salı ve Çarşamba akşam üstleri Poyrazdan esen şiddetli rüzgârla ani yağışlar olmuş.

Meteoroloji Mühendisleri Odası’nın bu konuda yaptığı çalışmanın bulguları da aynı. Uşak Meteoroloji İstasyonu verileri karşılaşılan en büyük rüzgâr hızlarının 7,2 m/sn’ye kadar çıkabildiğini gösteriyor. Günlük ortalama rüzgâr hızları da, Haziran-Temmuz aylarında 2-3 m/sn arasında.

MMO değerlendirmesine göre, “topografik yapı dikkate alınarak yapılan çalışmanın yanı sıra bölgenin yakınlarındaki diğer meteoroloji istasyonlarının verileriyle de karşılaştırmalar yapılarak bölgede etkili olan atmosferik koşullar (sinoptik yer kartları ve yüksek seviye kartları) incelenerek 27 Haziran 2006 tarihinde de büyük klima istasyonlarından Uşak Meteoroloji İstasyonu verilerinin bölgedeki gaz/toz taşınımı ve dağılım hesaplamalarında temsiliyeti sağlayacağı görülmüştür.

25 Haziran saat 09.00 pm de güney-doğulu (113 dereceden) esmeye başlayan rüzgârın hızı önceki saatlere oranla artarak 2,6 m/sn hıza ulaşmıştır. Bu rüzgâr hareketi ile taşınan gazın etkisi Bekişli, Düzköy, Camili, Kocabey, Örencik, Cemalçavuş hattında bulunan bölgede görülebilir. Topoğrafik yapı bakımından, Emirli Tepenin etkisi ile bu yöndeki rüzgâr hareketinden en fazla Bekişli, Düzköy ve Camili yerleşim yerlerinin etkilenmesi kaçınılmazdır. 2,6 m/sn hızla esen rüzgâr bir saat kadar bir sürede topografik yapının da etkisiyle daha da sıkışarak bu yerleşim yerlerinde etkili olmuş olabilir. Madenden salınan gazın etki süresini serbest atmosferde ne kadar zamanda kaybettiği önemlidir. Bu nedenle rüzgâr hızına ve etki alanına göre gazın salınışıyla temas ettiği zaman arasında geçen süre, canlılara verilen zararın şiddetini belirler. Ancak rüzgâr hızları sürekli olarak 1,0 m/sn’nin üzerindedir. Bu tarihli rüzgâr maden alanında oluşacak olan gaz ya da tozları Karaağaç dağına doğru taşımaktadır. Ancak 26-27 Haziran’da rüzgâr kuzey-doğu (23, 45), doğu (90) ve Kuzeyden (0) esmiştir. 27 Haziranda 09.00 am’de ölçülen rüzgar hızı 2,6 m/sn ve yönü kuzey-doğudandır (45). Bu rüzgâr maden alanındaki gaz veya tozların, Maden-Eşme arasında bulunan hatta Eşme üzerinde yaklaşık 6,0 km’lik genişliğe ulaşarak kuzey-doğu, güney-batı doğrultusunda bir alana değişik oranlarda yaymış durumdadır. Rüzgâr hızının yüksek olması maden alanında çıkan gazların yaklaşık olarak 2 saat gibi kısa zamanda etkisini yitirmeden (seyrelmeden, daha yoğun olarak) yerleşim yerlerine, Eşme’ye ulaşmıştır. Bu rüzgâr Hacıhasanlar ve Ahmetlerde (Hacıhasanların güney-batısındaki Ahmetler) etkili olduktan sonra yaklaşık iki saat gibi bir sürede Eşme’ye ulaşmıştır. Eşmeden sonra güney-batı yönünde genişleyerek Armutlu, Yaylaköy, Balabancı, Davutlar, Güneyköy gibi yerleşimlere gaz/toz yoğunluğu azalarak etkili olmuştur. Bu olayda da üretim sadece gaz ise gazın serbest atmosferdeki etkisini yitirmesi yerleşim yerlerine ulaşma zamanı ve yoğunluğu bakımından farklı etkiler oluşturmaktadır.”

MMO çalışmasında ayrıca benzer hava koşullarının görüldüğü 6-9 Temmuz günlerindeki olaylar da incelenmiştir. O dönemde de, yine KD’dan 4,6 m/sn’ye varan hızlarda rüzgârlar yaşanmıştır. Birbirine çok benzer bu hava koşullarından ilkinde görülen zehirlenmelerin ikincisinde olmamasının bir açıklaması olmalıdır. Bu açıklama da meteoroloji verilerinde bulunmakta. Uşak’ta 26 Haziran öğlen sonrasında fırtına, 27 ve 28 Haziran öğlen sonralarında da fırtınayla birlikte yağan yağmur rüzgâra eşlik etmiştir. 6-9 Temmuz günlerinde ise yağış yaşanmamıştır.

Bu fark, gaz salınmış olsa 26-28 Haziran günlerinde olduğu gibi Eşme yönünde yayılabileceği 6-9 Temmuz günlerinde gazın yayılmamış olmasının nedeninin, oluşmamış olması olduğunu göstermektedir.

Burada kritik olan, ani ve şiddetli bir yağışta liç yığınındaki pH denetiminin yitirilebilmesidir. Beklenmedik bir anda, hızla ve çok HCN salınmasının nedeni yağış olmuştur. Bu şekilde salınan gazın işletme alanında değil de batı ve güneyindeki köylerde ve Eşme’de göstermiş olmasının nedeni de MMO’nın değerlendirmesinde açıklanmaktadır.

“Madende ortaya çıkan gazların ya da tozların yayıldığı alanda o günkü meteorolojik koşulların etkisiyle oluşacak etki de farklı olabilir. Bunda tozun ya da gazın serbest atmosferde vereceği tepki öteki atmosferik değişkenlerle (hava sıcaklığı, atmosfer basıncı, hava nemi, güneş radyasyonu, rüzgar hızı ve yönünün değişimi ve diğer gazların etkisi) irdelemelidir. Bu değişkenlere bağlı olarak etkilenmenin şiddeti ve süresi de değişime uğrar.

Rüzgarın olmadığı zamanlarda da kirleticiler atmosferin yerel döngüsü içinde ısınan-soğuyan hava hareketleriyle de yakın ve düşük kotlarda mevsimsel olarak etkili olabilir. Örneğin, soğuyan hava alçalıcı hareket yapacağından dağın etkisindeki hava kütlesi soğuyarak alçak kotlara doğru akarken madendeki gazları/tozları da daha alçak kotlara doğru taşır. Madene yakın yerleşimler için Kuzey Batı yönünde Karapınar Mah., Katrancılar, Bekişli, Düzköy, güney yönünde Micanlar Mah., Gümüşkol, Hacıhasanlar, Kışla, İnay, Karacaahmet yerleşimleri ve bu bölgede bulunan alanların da ısınma-soğuma etkisine balı olarak oluşacak hava akımları madendeki gazlardan/tozlardan etkilenmeleri mümkündür. Özellikle yaz mevsiminde kapı penceresi açık olarak uyuyanlar farkına varmadan bu zehirli gazların/tozların etkisinde kalabilirler.

Enversiyon değişikliği durumları da rüzgâr hızına bağlı olarak kaynaktan olan etki mesafesinin uzaması-daralması ya da kısalması-genişlemesi gibi durumlara neden olacağından bir birine çok yakın iki köyden birinin etkilenip diğerinin ise etkilenmemesinin olay başına olağan olduğu da bilinmelidir. ”

Görünüşe göre ani yağış liç yığınındaki pH denetimini ortadan kaldırıp ortamı asitleştirdi, bu yığına sızdırılan sudaki siyanürün HCN’e dönüşmesi ve havaya salınmasına neden oldu, şiddetli ve tek yönlü rüzgâr da bunu hemen işletme alanından süpürüp seyrelmeye fırsat bulamadan yamaçlardan aşağıya çevre köylerin bazılarına ve Eşme’nin iki mahallesine taşıdı. Özellikle anî, şiddetli ve yerel yağışlar, gaz bulutunun yükselip seyrelmesini engelleyip insanların bundan etkilenmelerini kolaylaştırıp şiddetlendirdi.

Olayın oldukça karmaşık ve olağandışı olduğu açık. Ancak, beklenmedik bir anda, birden çok etkenin birlikte ortaya çıkması ile yaşanabilecek bir sürecin olduğu da açık.

İşletme yönetiminin buna hazırlıklı olmadığı ve yetersiz kaldığı da gerçek.

Yukarıda anlatılanlar bir kurgu, bir senaryo. Yaşanmış bir gerçeğin ortaya çıkış ve gelişme sürecini açıklamaya çalışıyor, bu kurgu. Bilimsel bilgiler, veriler ve gerçekçi kabullere dayandırılmaya çalışılmış olsa da gözlem ve ölçüme dayanmıyor. Gerçekte ne olduğunu kimse bilemez artık. Ancak yukarıda sergilenen ya da başka bir kurgu bize yaşananları anlamada yardımcı olabilir.

Ama yaşananları da anlamak zorundayız. Bugün Uşak İli ve Eşme İlçesi’ni yönetenler yarın yurdun başka yörelerinde olacaklar. Değişik nedenlerle ödüller almaları da çok olası. Ancak, kuşkusuz aylar ya da yıllar sonra burada bu kez ölümlü toplu zehirlenmeler olduğunu basından duymayı hiç istemezler. Yaşamın onlara verebileceği gerçek ödül, bugün yaşanan gerçeğin yinelenmemesi için anlaşılması ve gerekenlerin yapılmasına katkılarının anılmasıdır.

Kârını en yükseğe çıkarma güdüsü ile yönetilmesi gereken bir şirketin yöneticilerinin yaklaşımlarına gösterilen saygının eşdeğeri, bunca hekim, mühendis, hukukçu ve başka yurttaşın bu konuya gösterdiği duyarlılıktan esirgenmemelidir.

Başka bir yaklaşım kolayca başka türlü yorumlanabilir.

ÇED Raporu’ndaki Saptırmalar Ne Yazık ki Tehlikenin Önüne Geçemedi

Yukarıdaki kurgu zaten her türlü endüstriyel işletmede öngörülmesi ve önlemler alınmasını gerektiren bir olasılık. Hazırlanan ÇED Raporu’nda bunun da tartışılması gerekirdi ve görünüşe göre Kışladağ ÇED Raporu’nda bu yapılmış.

Rapor’un 5-137. sayfasında başlayan “5.2.10” bölümü işletmeden salınan emisyonlarını irdeliyor.

İlk dikkati çeken 5-4. sayfadaki Tablo 5.1’deki sınıflama. İşletmeden çıkacak “Hava Emisyonları” Y(=Yerel, <10 km) olarak nitelendirilmiş. Yani işletmeden salınacak gaz ya da tozlar pek uzağa gidemeyecek, 10 km’den ötesini incelemek, izlemek, gözlemlemek gerekmez. Eşme halkı işletmeye 20 km uzakta yaşamanın acısını çekmiş olmalılar. Tablo 5.2’de “liç alanından kaynaklanan gaz emisyonları” da Y (yerel) olarak belirtilmiş.

Dikkati çeken ikinci saptırma hava emisyonları arasında sayılan HCN gazının ancak “kaza nedeniyle oluşabilecek” kabul edilmesi(Tablo 5.33). ÇED’i hazırlayanlara göre kullanılan siyanürün azımsanmayacak bir bölümü, örneğin pH=10,5’ta bile %15’i HCN’e dönüşüp sürekli olarak havaya karışmıyor.

ÇED Raporu’nun 5-141. sayfasında belirtildiğine göre “yığın liçi alanı ve çözelti havuzlarının yüzeyinde beklenebilecek HCN gazı konsantrasyonları, normal işletme koşullarında pH 10,5 için ve pH 9-5 aralığını kapsayan çeşitli pH seviyesinin düşmesi senaryoları için tahmin edilmiştir.” Anlatımın kötülüğünden anlaşılamayabilir. Değişik pH düzeyleri için ne kadar HCN yayılacağı tahmin edilmiş. “Yığın liçi alanı için varsayıma dayalı en kötü hal pH seviye düşme senaryosunda 24 saatte pH’ın 5’in altına düşeceği ve bunun sonucunda yığın liçi alanının toplam hacminde bulunan serbest HCN’ün tamamının 24 saatlik bir süre içinde HCN gazına dönüşeceği varsayılmıştır. İşletme boyunca pH seviyelerinin sürekli olarak izlenecek olması nedeniyle, böyle bir durumun gerçekleşme olasılığı son derece düşüktür.” Doğru. Bu kadarı olmaz. pH, 5’in altına düşecek ve 24 saat böyle sürecek! Yığındaki bütün siyanür gaza dönüşecek ve işletme buna müdahale etmeyecek. Elbette, olmaz.

Dahası var. Aynı sayfanın ilerleyen satırlarında daha ileri bilgiler var. ÇED’i hazırlayanlar oluşacak zehirli gazın yayılıp yayılmayacağını da öngörebilmek için “ayrıca, gerek normal işletme koşullarındaki (pH 10,5) gerekse en kötü hal senaryosundaki (pH<5) hesaplamalarda meteorolojik koşullar için de en kötü hal senaryosu (dağılımın en az seviyede olduğu kararlı durum) varsayılarak rüzgar hızı 1 m/sn olarak alınmıştır. Rüzgâr hızının 1 m/sn’den az olduğu koşullar genellikle “sakin” durum, bir başka deyişle kararlı durum olarak adlandırılır. Bu değer ise bölgedeki ortalama rüzgar hızı olan 2-3 m/sn’den oldukça düşük bir değerdir. Yine tutucu bir yaklaşımla, HCN gazının atmosferdeki doğal bozunumu da hesaplamalarda ihmal edilmiştir.” Yani ÇED’i hazırlayanlar liç yığınındaki siyanürün ne kadarının HCN gazına dönüşeceğini hesaplarken ellerinden geldiği kadar muhafazakâr davranmış, rüzgârı olmadığı kadar hafif(!) ve siyanürü havada bozunmaz kabul etmiş.

Üstelik hesaplamalarında çok ta bilimsel(!) bir yaklaşımı izlemişler: “HCN gazı konsantrasyonları, yukarıdaki varsayımlar doğrultusunda ve Henry Kanunu’na dayanarak tahmin edilmiştir. Çözeltideki siyanür ile atmosferdeki HCN gazı Henry Kanunu’na göre birbirleri ile denge durumunda olacaktır: P=H*X. Burada H=Henry Kanunu sabit değeri, P=Basınç ve X=çözünen maddenin (HCN) gaz fazı ile dengedeki mol cinsinden oranıdır. Literatürden, siyanür için Henry Kanunu sabitinin 4.500 mmHg/mol oranı (Mudder v.d.) olduğu belirlenmiştir. Bir bar atmosferik basınç (760 mmHg) için, çözeltideki HCN ile dengede olan HCN gazının mol oranı %17 olarak bulunmaktadır.”

Türkçeleştirirsek, bu değerlendirmeyi yapanlar sıvı fazda çözünmüş durumdaki siyanürün ancak %17’sinin gaz olarak atmosfere geçebileceğini düşünüyorlar. Yani, sıvı-hava ara yüzeyinde alttaki kaya kırıntılarının gözeneklerinde yer alan siyanürlü sıvının içindeki siyanürün ancak %17’si bu arayüzeyin üst tarafındaki atmosfere HCN gazı olarak geçip duracakmış! Hani, “24 saatte pH’ın 5’in altına düşeceği ve bunun sonucunda yığın liçi alanının toplam hacminde bulunan serbest HCN’ün tamamının 24 saatlik bir süre içinde HCN gazına dönüşeceği varsayılmış”tı? Hangisi doğru, bütün siyanür mü gazlaşacak, varolanın %17’si mi? Ne yazık ki ikisi de doğru değil.

Bir kere Henry Kanunu’nda irdelenen denge durumu, yani sıvı fazdaki bileşenle gaz fazındaki bileşenin miktarlarının birbirine bağlı ve her bileşen için farklı bir oranda oluşu, ancak kapalı bir sistem için geçerli. Ortalıktaki liç yığınının bulunduğu yerdeki gibi açık bir sistem varsa, HCN gazı havadan hafif olduğu için oluştuğu yerden kolayca uzaklaşıyor ise sıvı-gaz ara yüzeyinde denge koşullarını aramak ya da varsaymak abes değil mi? Abes tabiî. Oluşan gaz liç yığınından uzaklaştıkça, eğer Henry Kanunu çalışıyorsa, aynı oranı tutturmak için yeni gaz oluşacak.

Bu, yığındaki sıvının içindeki siyanürün bütünü tükenene kadar sürmez mi? “24 saatte pH’ın 5’in altına düşeceği ve bunun sonucunda yığın liçi alanının toplam hacminde bulunan serbest HCN’ün tamamının 24 saatlik bir süre içinde HCN gazına dönüşeceği varsayım”ı mı doğru yoksa? Hayır, o da değil. Çünkü ince daneli öğütülmüş ve aglomere edilmiş kaya yığınının içindeki sıvının yığının üst yüzeyine yakın yerlerindeki kesiminde siyanür tükendiğinde, alt kesimdeki daha zengin siyanür içeren düzeylerdeki suyun siyanürü o hızla yukarıya göçemeyecek ki. Tersine ister sizin sızdırdığınız su, isterse yağmur suyu olsun aşağıya doğru süzülecek, suyun siyanürlü bölümü yukarı, atmosferle temas ettiği ara yüzeye doğru değil, aşağıya yığının tabanındaki drenaj borularına doğru hareket edecek. Öyleyse yığındaki bütün siyanürün gazlaşması da olası değil.

Evet bu modeli tasarlayan ÇED hazırlayıcılarının sandığı gibi yığındaki bütün siyanür değil yalnızca yığının yüzeyine yakın bir zondakiler gazlaşacak; yine onların sandığı gibi burada çözeltide bulunan siyanürün yalnızca %17’si değil, oluşan gaz uçtukça, tamamı gazlaşıp havaya karışacak. Üstelik bunun için pek te bonkör davranmış ve 24 saat süre vermişler!

Bu modeli tasarlayan ÇED hazırlayıcılarının varsayımlarındaki zaaflar bunlarla sınırlı değil. Hani “en kötü hal senaryosu” üzerinde çalışmışlardı. O zaman neden havayı durgun kabul etmişler? Rüzgâr hızını, o bölgede çok ender karşılaşıldığı şekilde 1 m/sn kabul etmelerinin nedeni, sakın oluşan HCN gazı oradan uzaklaşmasın da kalan siyanür sudan ayrılmasın diye düşünmüş olmaları mı yoksa? O zaman Haziran ayı sonunda olduğu gibi 2-4 m/sn hızlı rüzgârlar oluşan gazı sıyırdıkça kalan siyanürün gazlaşması “kötü durum” değil mi?

Yine Henry Yasası denklemindeki basınç bileşenini de normal kabul etmenin, 760 mmHg kabul etmenin neresi “en kötü durum senaryosu”? Bölgede sık sık karşılaşıldığı gibi basınç yükselmelerinde bu oran da büyümeyecek mi? Haziranın son haftasında Uşak’ta ölçülen hava basınçları 1006-1010 hPa arasında değişmedi mi?

Bu modeli tasarlayan ÇED hazırlayıcılarının yaptıklarının siyanür gazı oluşum ve yayılımını aydınlatmak olmadığı, yapılan kabullerin hep bu tehlikeyi küçük göstermeye yönelik olduğu ve yapılanlarla söylenenlerin de çeliştiği açık.

Elbette bulduklarını ileri sürdükleri sonuçlar da, amaçlarına uygun çıkmış: “Yığın liçi alanının yüzeyindeki HCN gazı konsantrasyonu, normal işletme koşullarında (pH 10,5) 0,02 mg/m3 (~0,02 ppm), en kötü hal senaryosunda (pH<5) ise 3,2 mg/m3 (~2,6 ppm) olarak tahmin edilmiştir. Çözelti havuzlarının yüzeyindeki HCN gazı konsantrasyonu, havuzlar için en kötü hal senaryosunda (kaza sonucu asit dökülmesi) 2,4 mg/m3 (~2 ppm) olarak hesaplanmıştır. Gerek normal işletme koşulları gerekse en kötü hal senaryoları için hesaplanan HCN gazı konsantrasyonları, işyeri havasında (kapalı alanlarda) aşılmaması gereken siyanür konsantrasyonu olan 11 mg/m3 değerinden düşüktür. Bu nedenle, pH seviyesinde önemli bir düşme söz konusu olduğunda bile, yerel hava kalitesi üzerinde ya da çevre ve insan sağlığı üzerinde HCN gazı nedeniyle herhangi bir olumsuz etki olması beklenmemektedir.”

Keşki, bu modeli tasarlayan ÇED hazırlayıcılarının yaptıkları ve şu son söyledikleri doğru olsa idi. O zaman, Eşme halkı yaz aylarını sağlıklı ve kaygısız geçirebilirdi.

Ama onlar yaptıkları doğru imiş gibi yazmayı sürdürüyorlar. İşletmeden çıkan HCN uzaklaşırken dağılım nedeni ile seyrelirmiş; HCN doğal olarak (havadaki nem ve su damlacıklarıyla hidroliz olur, ultraviyole ışınla siyanata dönüşür) bozunurmuş. Örneğin ABD Kolarado’da 20 yıllık bir işletmede yapılan gözlemler HCN gazı konsantrasyonlarının ne kadar az olduğunu gösteriyormuş. Herhalde hiç kimse Kolorado ve Uşak’ın atmosferik ve morfolojik koşulları arasında ne benzerlik var diye sormaz sanmışlar.

Bu modeli tasarlayan ÇED hazırlayıcıları, araçlardan çıkan egzos gazı çevreye nasıl yayılır diye modeller hazırlayıp hesaplar yapmışlar; ama, zaten çıkan siyanür çok düşük gerekçesi ile onun yayılımını incelememişler bile!

ÇED Raporu’na göre(syf. 5-108) “bu tür emisyonlara yönelik önlemler ve hava kalitesinin izlenmesi Çevre Yönetim Planı’nda ele alınan önemli hususlar arasında” imiş.

Yine Olur mu?

Yukarıdaki açıklama ne kadar doğru ise, yaşananların yinelenmesi olasılığı da o kadar yüksek demektir.

Evet, aynı süreç yine yaşanabilir. Çünkü öğütülmüş cevher yığınına açık havada siyanürlü sular püskürtülmektedir. Bu sudaki siyanürün çoğu gazlaşıp uçmasın diye pH’ı kireçle yüksek tutulmaya çalışılmaktadır. Ani ve şiddetli yağışlarda bu pH’ı böyle yüksek bir düzeyde tutmak olanaksızdır. pH düştükçe siyanürün daha büyük bölümü gazlaşıp havaya salınır. O günkü hava koşulları aynı 26-28 Haziran’daki gibi ise aynı yerlerde aynı zehirlenmeler yaşanır. Rüzgar, sıcaklık, vb etkenler farklı ise bir başka keresinde hiç kimseye bir şey olmayabileceği gibi, yalnızca işletme alnında ve bu kez şiddetli zehirlenmeler olabilir ya da benzer etkiler bu kez Kışladağ, İnayköy, Ulubey Merkez’de ortaya çıkabilir.

İşletmenin ÇED Raporu ekindeki Siyanür Yönetim Planı(SYP)’nın 30. sayfasında şu öneriler verilmektedir:

“Hidrojen siyanür dedektörleri depolama ve karıştırma alanlarında kurulacak ve 10 ppm’de alarm vermek üzere ayarlanacaktır. Alarmın çalışmasının hemen ardından karıştırma işlemini yapan çalışan siyanür beslemesini durduracak ve bölgedeki diğer çalışanlarla birlikte bölgeyi boşaltacaktır. Çalışan denetmene acil önlem planını aktif hale getirmesi için durumu bildirecektir.

Siyanür çözeltisinin seyreltik olması, aglomerasyon işleminde çimento kullanımı ve pH kontrolü için kireç kullanımı HCN oluşumunun engelleyecektir. Ancak bir önlem olarak ünitenin yakın çevresine HCN dedektörleri yerleştirilerek 10 ppm’de alarm vermek üzere ayarlanacaktır. Madenin yakın çevresindeki yerleşim yerlerinin boşaltılması için bir acil önlem planı geliştirilecektir.”

SYP’nin Çözelti Yönetimi başlığı altında “Çözelti havuzunun yoğun yağış durumlarını kaldırmaya uygun boyutlandırılması” gereğinden söz ederken bunu liç yığınlarında neden gereksinmediğini sormak gerekmez mi?

Depolama ve karıştırma alanlarında havadaki HCN derişimi 10 ppm’i geçince işyerinin boşaltılması ile yetinilirken, liç yığınları çevresinde havadaki HCN derişimi 10 ppm’i geçince Madenin yakın çevresindeki yerleşim yerlerinin boşaltılmasının düşünülmesi, yukarıda yapılan açıklamaların aslında ÇED Raporu ve SYP’yi hazırlayanlarca da paylaşıldığını göstermiyor mu?

Madenin yakın çevresindeki yerleşim yerlerinde yaşayanlar gelecekte beklemediğiniz bir anda evlerinizin ve köylerinizin boşaltılmasına hazırlıklı mısınız?

Ya da, böyle bir uygulama işletmenin prestijini çok zedeler (!!) diye, size hiç haber verilmeyip zehirlenmenize başka gerekçeler uydurmak üzere yine kamu görevlilerinin yardımı mı istenir?

Bu işletmede uygulanan ve BAT (bilinen en iyi teknoloji) olduğu ileri sürülen bu teknoloji ne yazık ki bu risklere karşı çaresiz, böylesine ilkel ve tehlikeli bir teknolojidir.

Bu teknoloji altın elde edilmesinde bile son derece başarısız. Yeraltındaki 278 ton altının ancak 98 tonunu çıkarabiliyor.

Geride 1.000 m çapında ve 400 m derinliğinde içi su dolu bir çukur. 110.000.000 ton pasadan oluşan ve içinden Gümüşkol, İnayköy ve Ulubeyli’ye doğru asitli ve ağır metal yüklü sular sızan bir pasa yığını olacak. Söğütlü ve öteki kuzey köylerine doğru 1.800.000 m2’lik bir alanda yayılan 60 m yüksekliğinde siyanürlü, ağır metalli, içinde ne ve neler olduğu bilinmeyen bir öğütülmüş kaya yığını da kalanlar arasında olacak.

Bize, kaldırılmış ve boşalmış köyler kalacak. Bize, Lidyalıların bile kullanıp kutsal saydığı çeşmelerden ve kaynaklardan boşalan sularda artan ağır metaller kalacak.

Bu işletme geniş bir alanın içme-kullanma-sulama suyunu karşılayan Ulubey Akiferi’ni kurutacak.

Çıkarılıp yurt dışına götürülen her bir ton altın için, 1,75 milyon ton atık Uşak dağlarında kalacak.

İşletmenin ilk günleri, Kışladağ işletme yönetiminin bu teknolojiyi bile iyi yönetemediğini ortaya koydu.

Yörede yaşayanlar için siyanür zehirlenmesi tehlikesi hep olacak.

Tahir ÖNGÜR, Jeoloji Yüksek Mühendisi

Kaynak: TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası

Dut Ana Kemaliye’de Dutçuluğun Geleceğini Anlattı.

Erzincan’ın Kemaliye İlçesinde 30 Temmuz tarihinde düzenlenen 1. Dut Paneli ile ilgili gazetemize özel bir açıklamada bulunan Dr. Gülnur Gürler, Panelin ardından yapılması gerekenleri sıraladı.

30 Temmuz tarihinde Kemaliye de düzenlenen  1. Dut Paneli sonrası panelin düzenlenmesinde emeği geçen Dr. Gülnur Gürler’e Kemaliyeliler tarafından “Dutana” lakabı takılmıştı. Kemaliye düzenlenen Dut Panelinin ardından yapılması gerekenleri Dutana Dr. Gülnur Gürler gazetemize açıkladı. Kemaliye’de göç nedeniyle hızla azalan genç nüfus, kalan yaşlı nüfusun var olan dut bağlarının bakımını yapamaması dut ağaçlarının kurumasına ve yok olmasına yol açıyor. Bir dönem büyük kentlere çuval çuval dut kurusu gönderen Kemaliye bu eski kimliğini tümüyle yitirmek üzere… Bu gerçeklerden yola çıkarak konuya dikkat çekmeyi ve dutçuluğun geliştirilmesinin yolunu açmayı amaçlayan I. Dut Paneli 30 Temmuz 2006 tarihinde Kemaliye’de yapıldı. Paneli KEMAV ve Kemaliye Belediyesi’nin katkılarıyla Dr. Gülnur Gürler organize etti.  30 Temmuz tarihinde Kemaliye de düzenlenen dut festivalinin ardından gazetemize özel bir açıklamada bulunan Dr. Gülnur Gürler, panelin ardından yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı. Dr. Gürler’e göre, Kemaliye %100 organik bir bölge. Bütün diğer ürünlerimizin olduğu gibi dutun da %100 organik bir ürün olduğuna dikkat çeken Dr. Gülnur Gürler, “Ancak siz istediğiniz kadar “benim ürünüm organiktir” deyin elinizde bir sertifikanız olmadıkça  iç ve dış pazara organik ürün diye süremezsiniz” dedi. Organik Tarım Kanununun kabulü ile tarım bakanlığı bir ürünün organik olup olmadığının tescilini özel kuruluşlara devrettiğini hatırlatan Dr. Gürler, “Bu özel kontrol ve sertifikasyon kuruluşları çoğu batı Anadolu’da olmak üzere 9 tanedir. Bunlardan yalnızca 3 tanesi Türk firmasıdır ve yalnızca 2 tanesinin Ankara’da ofisleri vardır:Or-ser ve Eko-tar. Or-ser’in başkanı organik tarım kanunun şekillenmesinde ve çıkarılmasında bizzat çalışmış bir tarım bakanlığı daire başkanıdır” dedi. Kemaliye’de bu çalışmalar sırasındaki kısa süre içerisinde yaşadıklarım, bana çok büyük deneyimler kazandırdı diye düşüncelerini gazetemizle paylaşan Dr. Gülnur Güller, “Her yaşantıyı  bir öğrenim ve gelişim vasıtası olarak değerlendiren bendeniz için  Kemaliye ilginç bir laboratuar ve bunlar da gerçekten ilginç tecrübelerdi. Kemaliye için yaptığım çalışmalarımın birer memleket sevdalısı olan dedelerimin ruhunu şad ettiğine inanıyor, ancak Kemaliyelilerin bundan daha fazlasını hak etmediğini düşünüyorum. Eğer insan toplulukları bir organizma olarak düşünülürse ben çalışan, araştıran, yeni ufuklar açan, yeni hedefler koyan bir beyin olarak görevlerimi canhıraş bir şekilde yerine getirmeye çalıştım. Ancak ne yazık ki vücut komada. Kalp paslanmış, yağlanmış atamıyor. Eller kollar hareket edemiyor etse dahi birbiriyle savaşmak için. Ayaklar bir ileri bir geri yerinde titreşip duruyor. Böyle bir organizmanın fazla bir ömrü yoktur” dedi.

“Bundan sonraki çalışmalarımı memleketimin daha çok ihtiyaç içinde olan başka yörelerine kaydırmayı ve başka sivil toplum kuruluşlarının bünyesinde hareket etmeyi planlıyorum”  diye konuşan Dr. Gürler, “Yine de Kemaliyelilere hemşerileri olarak son bir önerim var: Türkiye ve dünyada ki ilk“ Organik Dut Üreticileri Birliği”nin son iki günde, her türlü engellemelere rağmen, insan üstü gayretlerle atılan temellerini yükseltmek yalnızca kendi faydalarınadır. Ancak dilerlerse nasılsa bir süre sonra başka yerlerde kurulacak olan birliklere de dahil olabilirler(Eğer o zaman da hala Kemaliye’de bir dut üretiminden söz edilebilecekse” diye konuştu. Dr. Gülnur Gürler gazetemize yaptığı açıklamasını şu şekilde sürdürdü, “ Şimdi bizim elimizde Avrupa ve Amerika’da hemen hemen tek bir tanesinin bulunmadığı, meyvesinin dahi yendiğinin bilinmediği ama yeni yeni tanınmaya başlayan bir ağaç var.Ve bu ağaç bizde mebzul miktarda…Bizim bu ağaçla yüzyıllardır organik ve kültürel bağlarımız var. Ona dayalı zengin bir yan ürün portföyümüz var ki bu ürünleri Türkiye’de bile tam olarak tanıtıp değerlendirememişiz. Bu ağacın bizim ekonomik olarak değerlendirdiğimiz potansiyeli belki de bir buzdağının suyun üstünde görünen kısmı ile kıyaslanabilir. Suyun altında değerlendirilmeyi bekleyen muazzam bir potansiyel var. Yaprağıyla ,ağacının kerestesiyle, meyvesiyle, köküyle, kabuğu ile, hatta hastalık yapan mantarı ile değerlendirilmeyi bekleyen bir potansiyel…Duta dayalı yepyeni sanayi dalları oluşabilir ve mevcut sanayilerin içinde kendine yer bulabilir” Bu potansiyeli hayata geçirmenin tek bir bireyin işi olmadığını bunun için üretici birliği kurulması gerektiğini ifade eden Dutana Dr. Gülnur Gürler, “Yerel sivil toplum kuruluşlarının Avrupa birliği sürecinde gücü çok arttırıldı. Aslında bu belki de çok iyi niyetle yapılmadı ama biz bunu bilinçli bir şekilde kullanabilirsek avantaj sağlayabiliriz. Şu anda 4 tane üniversite ve yüksek okul mensupları, dutla ilgili çeşitli projeleri hayata geçirebilmek için bir birliğin kurulmasını bekliyorlar. Belki Japonlarla ortak bir “Dut Araştırmaları Enstitüsü” bile kurabiliriz” dedi. Artık çağımızda bilgi bir ışık hızıyla yayılıyor diyen  Dutana Dr. Gürler, “Dut, Hindistan,Çin ve İran’da da bol miktarda var. Onlar uyanmadan dünya pazarında dutla ilgili markalar oluşturabilirsek sonra onların girmesi çok şey ifade etmez. Düşünün ki şu anda bu pazarda hiç bir rakip yok. Bir kaç fuar katılımı, birkaç reklam ve markalaşma çalışması ile kısa sürede büyük bir aşama kaydedebiliriz. Sanayi bakanlığının ve Dış Tic. Müsteşarlığının bir çok destekleri var.Çeşitli fon ve hibeler var. Ama bunların gerçekleşmesi için önce bir birlik oluşması lazım. Kemaliye’de bana çok köstek olmaya çalışanlarla birlikte destek olmak isteyenler de vardı.”Size yardımcı olmak isterim veya sizin için ne yapabilirim” diyen. Burada şunun çok iyi anlaşılmasını istiyorum: Bu projeyi destekleyen yada köstekleyen herkes, bunu benim değil kendisi için, çocuklarının geleceği için, memleketi için yaptığının farkına varmalı. Herkes ‘ben bu konuda nasıl bir katkı yapabilirim,dut için ben ne yapabilirim?” diye düşünmeli. Şimdi dutla ilgili duygularında samimi olan, ona destanlar düzen, ona karşı vefa borcu olduğunu düşünen herkesi duta sahip çıkmaya, kendi küçük şahsi menfaat, kaygı ve emellerini bir tarafa bırakıp, taşın altına elini koymaya davet ediyorum” diye duygu ve düşüncelerini paylaştı.

Kaynak: Yasin Köz

Dut Hakkında Bilinmeyenler Paneli Kemaliye’de Yapıldı.

“Dut hakkında bilinmeyenler” ile ilgili bir panelin Kemaliye’de gerçekleştirilmesi birçok açıdan anlamlı oldu.
Bu etkinliğin, Derneğimizin yeni üyelerinden, Kemaliye’li Dt.Dr. Gülnur Gürler tarafından kotarılması da ayrı bir güzellikti.
Panel, her yıl yapılan şenliklere denk getirilmişti (29-30 Temmuz 2006). Bu vesileyle Kemaliye’li olan Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun ve Maliye Bakanlığı Müsteşarı Hasan B. Aktan,Vali, ve yerel yöneticiler da panelin ilk kısmını izlediler. Katılım oldukça yüksekti. Panelde, dutun; meyve, yaprak, agaç ve kökünden, geleneksel yararlanma şekilleri ve gıda olarak yararları vurgulandı, yeni yararlanma olanakları ortaya kondu. Örneğin ilaç geliştirilmesi için yapılan çalışmalar, Doğu tıbbındaki önemi ve diğer potansiyel farmakolojik özellikleri, kaba yem maddesi olarak verebileceği katkı ve ağaç endüstrisinde hiç incelenmeyen kullanım olasılıklarına değinildi. Kemaliye özelinde üretimin artırılması ve tüm yan ürünlerin değerlendirilmesi için eksiklikler, fırsatlar ve çözüm önerileri ortaya kondu. Sunum ve tartışmaların kitap haline getirilmesi bekleniyor.
Kemaliye(Eğin) ilgili web sayfasından da alıntılarla, coğrafi konumuna ve tarihsel geçmişine ait şunlar söylenebilir. Doğu Anadolu Bölgesinin Yukarı Fırat Bölümünde kalan Fırat Nehrinin en büyük kolu olan Karasu Nehri’nin batı yönünde, Sarıçiçek dağlarından, Harmancık tepelerine kadar sıralanan kireçtaşlı ve çok sayıda çeşitli su kaynaklarını da kucaklayan yeşil yamaçlar üzerine serpilmiş, doğal güzelliklerden oluşmuş. İlçe mahalleleri yeşil bahçeler içinde adeta kaybolmuş gibi. Daha geniş bir sınırla belirlemek gerekirse, kuzeyde Navrel Boğazı, güneyde Gemürgap Boğazı arasında kalan İncidüzü’nden, Gemürgap bağlarına, Hotar Dağı eteklerinden, Apçağa ve Kırkgöz yaylalarına, Paşa bağlarından, Pegir (Sırakonak) bağlarına kadar geniş bir alan üzerine yayılmış, Kuzey-güney ekseninde bir vadide, yeşillikler içinde bir yurt köşesi. Keban Baraj Gölü’nun kuzey sınırları buralara dek uzanıyor yani nehir daha genişlemiş ve sakin akar hale gelmiş durumda. Ancak hızlandırılmış erozyon sonucu yukarı havzadan gelen rüsubatın bu derin nehirde oluşturduğu tepecekler, bazı kesimlerde yüzeyden de görülebiliyor.
Doğu-batı yönündeki ulaşım yollarından biraz uzakta yer alıyor. Ama kuzey –güney ekseninde bağlantıyı da sağlayabilen alternatif bir yol güzergahında, saklı kalmış bir mikro klima ortamı bölgesi. Karayolu standardınnın düşüklüğü ulaşımı zolaştırıyor.
Kimbilir belki de bu nedenle “gelişmemiş”.
Kemaliye (Egin) çevresinde yerleşen ilk unsurların Kafkasya üzerinden Anadolu’ya inen Orta Asya Türkleri olduğu hususunda ortak bir kanı var . Tarih boyunca bekçok devletin ve beyliklerin egemenliğine girmiş.İslâm ansiklopedisi’ne göre “Egin” adınınErmenice kaynak mânasına agn (akn)’dan geldiği gibi, şehrin de XI. Yüzyılda Vaspurakan Ermenilerinden bir gurup tarafından kurulmuş olduğu rivayet edilir. Çelebi Mehmed döneminde (1413-1421) Osmanlı topraklarına katılmış ve bu tarihten sonra kent, “Eğin” adını almış. Eğin ismi de eski dilde cennet anlamına da geliyor Bu tarihte başlayan Osmanlılar döneminde Eğin adı kentte görülen ticari hayatın canlılığı nedeniyle ünlenmiş. Yavuz Sultan Selim, sosyal ve kültürel önlemlere başvurmuş, Kafkasya’dan tehcir (göç ettirme) ettiği aileleri Eğin’e yerleştirmiş ve bunlara geçimlerini sağlamak amacıyla İstanbul’da et satışını yönetmeleri için bir ferman vermiş. Daha sonra, IV. Murad döneminde, et kethüdalığının göçü önlemediği görülünce, ayrıca odun ve kömür kethüdalığı verilmiş. Kısacası gçö, Eğin’in kaderi olmuş eskidenberi. Eğin, ticarî hayatında etkinliğinin artışı nedeniyle, kuzeyden ve güneyden voyvodalık mücadelesine de konu olmus.Göç nedeniyle özellikle İstanbul’la bir tür etkileşim doğmuş. Halen göç edenler, çoğunlukla İstanbul’a yerleşmiş durumda. Ancak memleketleriyle iletişimlerini koparmamışlar, önemli mevkilere gelen birçok insan mevcut, örgütlenip ve daha sık memleketlerine gelip katkı vermeye bunu dernek ve vakıflarla örgütlü ve daha etkili biçimde yapmaya başlamışlar.

Kültürel ve estetik değerler e, pekçok yöreden daha fazla sahip çıkyorlar. Gerek göç eden gerek burada yaşayanların en önemli özelliklerinden biri okuma düzeyinin yüksek olması. Eskiden bir miktar Ermeni ve Rum nüfus da varmış ve bazı yerleşimlerin eski adları (Sorak, Venk, Pegir, Geruşla, Çevlik, Poşey vb) ve taşın mimaride yoğun kullanımı bunu doğruluyor. Betonarme/çirkin yapılar, tüm havzada oldukça az ve genellikle kamuya ait. Kalıcı nüfusun çok azalması, yapılaşma baskısını da azaltmış. Geleneksel mimari eğimli arazide nehredoğru dikey yönde oluşmuş. Genelde 3-4 katlı konak tipi evler; altı taş, üst katlar ahşap, değişik cephe karakterine ve ilginç saçaklara (süvüng) sahip. Bozulma görece olarak az ancak insangücü yetersizliği ve maddi açıdan bakım zorluğu, birçok evin çatısının ve hatta cephesinin çinko saçla kaplanmasına yol açmış. Birçok köyde nüfus kışın yok denecek kadar az ama evler yıkılmıyor ancak çok hisseli yapıdan dolayı çoğu onarılamıyor da. Ama giderek daha fazla evin / konağın, onarılması, yenilenmesi söz konusu. Bunda gerek Kaymakamlığın gerek ÇEKÜL’ün ve dışardaki bireylerin katkıları yadsınamaz. Sokaklar temiz, düzenli, duvarlar özenle inşa edilmiş. Her köyde kitaplık var. Dağdan gelen su; bolluğuyla, tadıyla göze çarpıyor, sokaklardaki düzenli su arkları ve her yerdeki çeşmeleriyle kentin ve yöredeki yerleşimlerin ayrılmaz bir zenginliği.

Kemaliye ve çevre yerleşimlerin halkı, kendiliklerinden yöreyi koruma altına almaya karar vermişler. Örneğin Fırat’ın karşı yakasındaki dağlık bölgede sürekli avlanma yasağı var. Başka yerlerin aksine kendi yaşam alanlarına gösterdikleri korumacı saygıdan ve ek olarak kır kahvesi, amfitiyatro-köy meydanı, Ahmet Kutsi Tecer (*) kitaplığı gibi dokuya uygun yeni mimari düzenlemelerden ötürü Apçağa Köyü, 2005 yılında Aydın Doğan Kent Mimarisi-Kent Dokusu, 2005 yılı Ödülünü almış. Keza, Sırakonaklar (Pegir) Köyü de benzer şekilde “sıradışı” bir yerleşim. Kemaliye, ÇEKÜL tarafından UNESCO’ya Anadolu’da örnek bir kent olarak sunulmuş. Müze ve Kültür Merkezi olarak kullanılan çok ilginç bir kemer- taş-ahşap mimari örneği de var.

Doğal ve tarihsel zenginlikler in içinde; Fırat boyunda,dağların nehre dik indiği Karanlık Kanyon, bir vadide10.000 yıl öncesine tarihlenen ve Orhun yazıtlarındaki simgelere çok benzediği söylenen yazıtlar, zengin bitki ve hayvan çeşitliliği sayılabilir. Bu yörenin hemşehrisi değerli bilim insanı Prof. Dr. Ali Demirsoy, son yıllarda bu yörede TUBİTAK işbirliğiyle Doğa Okulu düzenliyor, araştırmalar yapıyor. Onun KEMAV tarafından yayımlanan Kent Rehberi’ne yazdığına göre;

“…Kemaliye; çevresi 1000m’yi çok aşan sert kara iklimi gösteren dağ stepleri, duruma göre, Alpin ekolojik özellik göstermesine karşın vadi içi ve taban, yer yer Akdeniz iklimi gösteren oldukça ılıman bir ekolojik yapısı ve buna bağlı olarak düşük rakımdan yükseklere doğru yerleşmiş birçok bitki ve hayvan türü ve çok zengin bir biyoçeşitlilik gösteriyor. Bu özelliği kuvvetlendiren olaylar:
  • Buzul ve buzullararası dönemlerdeki bitki ve hayvan göçleri. Daha sonra iklim değişse de bu vadiden çıkamayan ve burada kendine uygun yüksekliklerde mahsur kalan bitki ve hayvanların ya aynı kalması ya da yeni türlere dönüşmesi. Sıcaksever ve soğuksever canlıların bu vadide buluşması ve günümüze kadar gelmeleri. Yani Kemaliye’nin bilim dilinde Refigium (sığınak) olması
  • Yüzyıllar boyunca dışa dönük yaşayan ve İstanbul’la ilişkisini sürdüren yöre halkının küçük alanlarda en yüksek tarımsal verimi elde etmeye özen göstermeleri ve arazi yapısı nedeniyle özel peysaj uygulamalar ve bunun ıbirçok ekonomik ve süs bitkisinde çeşitlenmeye neden olması. Son yıllarda birçok canlı türünün ırkı ortadan kalkmış ya da tehlikeye girmiş olsa da Kemaliye’nin, pek az öreyle kıyaslanabilecek zenginlikte genetik bir müze, gen kaynağı” özelliği göstermesi…”
Dut, Kemaliye’de, şu anda, ekonomik olmaktan çok kültürel bir öğe. Herkes kendi ihtiyacı kadar üretiyor. İpek böcekçiliği artık gerilerde kalmış, ağaçlara bakım yok denecek kadar az, toplama da yere dökülenlerin bir kısmıyla sınırlı ama 4-5 kez hasat yapılıyor. Buradaki tür, çok hasat veren, küçük ama lezzetli bir dut. Üretimin düşüklüğünde nüfusun azlığı başlıca etken. Kışın ilçe nüfusu 2000’lere dek düşüyormuş. Ağaçların çoğu anıtsal özellikte ama verimi de doğal olarak düşük. Genç fidanlar da gerekli. İtalyan köylerine benzer ve tümüyle taş işçiliğiyle yapılmış 3-4 katlı yapılara sahip Akçalı Köyü yakınlarında “dut yolu” diye adlandırılan vadide yaklaşık 400 anıtsal ağacı görmek etkileyiciydi. Bunun yanında Kemaliye’de çoklukla ceviz, badem, kocayemiş, menengiç vb de bulunuyor. Yukarı kotlarda iki tür meşeye, boylu ve dikenli ardıça rastlanabiliyor.Panel arasında duttan yapılan ezme (lök, beşateş), pekmez, pestil, pasta, lokumformundaki ikramlar, bu kültürün halen ne denli önemli olduğunun bir göstergesiydi.

Lökhane ’de içtiğimiz menengiç kahvesini de ilk kez tattık ve beğendik.

Dağcılık, yürüyüş, kampçılık, kano, rafting gibi sporlar için olanaklar fazla. Kısa ve uzun yürüyüş parkurları var. Birçoğu tam keşfedilememiş birçok mağara var. Koçan şelalesi, Kırkgöz pınarı, kent içindeki taşdibinden fışkıran Kadıgölü kaynağı, imece yöntemiyle yapılan/yaptırılan Taşyolu, 35km mesafede, Hıdır Abdal Sultan’ın 750 yıl once kurduğu Ocak Köyü….hep görülmesi gereken yerler. Her yıl Mayıs ayındanda, rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu tarafından başlatılıp artık gelenekselleşen Doğa Sporları Şenliği de yapılıyor. Bu sporlar yılın uzun bir döneminde yapılabilir, 900-1000m rakımındak havzada. KEDOS isimli gençlerin kurduğu bir doğa sporları derneği var tanıtım da yapıyor.

Özetle , üzerinde ciddiyetle durulursa ekonomik olarak da katkı sağlayabilecek dut ve dut ağacının tekrar ele alınması ve öneminin vurgulanması yararlı oldu. Sn. Bakan’ın önerisi; ilgi duyan üniversitelerin sanayiyle işbirliği yaparak dutun sanayiye dönük yararlarının belirlenmesi ve geliştirilmesi içinher türlü desteğin Bakanlıkça verileceği sözü, anlamlı sonuçlardan sayılabilir.

Kemaliye , doğal ve kültürel değerleriyle eko-turizme ve doğa sporlarına çok uygun.

Ekolojik tarımın pekçok unsurunu zaten doğal olarak yerine getiriyorlar. Kimyasal gübre ve ilaç kullanımı, bu bilinç sayesinde hemen hemen yok. Büyük kentlerdeki Hemşehrileri sayesinde dış dünyayla da yakın iletişimleri var. Halkı konuksever ve yardımcı. Henüz “profesyonel hizmet” yaklaşımı yok. “Gitmemek eksiklik, gitmek zenginlik” denilebilir.

(*): Edebiyatçı Ahmet Kutsi Tecer, “Orda bir köy var uzakta…” diye başlayan dörtlüğünü, kendi köyü olan Ağçağa için yazmış ve köyün girişine bu dizeler asılmış. Temeli yeni atılan köy kültürevine de yazarın adı verilmiş.

Hakan Bezirci, 01.08.2006

Kemaliye’nin Dutları

Kemaliye’nin dutlari

Dut ununu denemek isteyen arkadaslar belki Kemaliye’deki Lökhane’den Hamdi Firat’i (446) 751 30 66’dan ararsaniz size yardimci olabilir. Ayni sekilde nefis dut kurusu, dut pekmezi, lök, dut pekmeziyle yapilan cevizli sucuk ve lökhanedeki diger ürünlerden de siparis edebilirsiniz sanirim. Bir sorun. Belki sizler de güzel yiyecekler yaratirsiniz onunla. Sabah kahvaltisinda müsliye bile konur neden olmasin?

Bu yaziyi Kemaliyelilere verdigim söz üzerine yaziyorum. Daha dogrusu hepsine olmasa da Gülnur Gürler’e Lökhane’den aldigim dut unuyla bir tarif deneyecegim ve kendisine sonucu bildirecegim sözünü vermistim. Lökten bahsetmistim size. Ayri ayri dövülen ceviz ve dut kurusu bir arada da yeniden dövülür ve sekil verilerek sunulur. Lökhane’deyken acaba dut unundan kekler, kurabiyeler yapilamaz mi deyip deneme amaçli yarim kilo dövülüp elenmis dut unu almistim. Yüküm öyle çoktu ki bir kilo almaya cesaret edemedim. Simdi keske alsaymisim diyorum. Kimbilir daha ne tarifler gelistirirdim! Bu ürünün güzelligi yaninda ayrica tatlandiriciya gerek olmamasi. Düsünsenize dut gibi lezzetli bir tatlandiriciyla yapiyorsunuz kek ve kurabiyelerinizi.

Gelelim tarifimize. Aslinda önce kurabiye yapmayi düsünmüstüm. Ancak sonra kurabiyelerin tek bir tepsiye sigmayacagini anladim ve kek gibi tepsiye yaymaya ve dilimleyerek ikram etmeye karar verdim. Dut unu nemlenip kütük haline geldigi için onu yumusatma çaresi olarak kaynar suyla karistirmayi düsündük Isil’la. O zaman gerçekten güzel ezildi ve kekurabiyeye (hem kek hem de kurabiye) güzel bir doku verdi. Bir nevi islak kek ya da çikolatasiz browni oldu denebilir. Bol badem koydum. Bademleri biçakla kestim. Aslinda findikli daha güzel olurdu ya findiklari severek yiyor bizimkiler diye bademi seçtim. Cevizle de denenebilir tabii. 150 gram kadar dut ununu 1-2 bardak sicak suyla sulandirdiktan sonra içine -soguduktan sonra- bir yumurta, az zeytinyagi, tarçin, bir çay kasigi karbonat, yulaf ezmesi, bugday unu ve tadi yeterli olmayabilir endisesiyle birazcik da dut pekmezi koydum. Eser miktarda. Gördük ki ona bile gerek yokmus. Dut ununun tadi yeterli olacakmis. Suluca yaptigim karisimi yaglanmis tepsiye döktüm ve 170 derecede isittigim firinda 30-35 dakika kadar pisirdim. Öyle güzeldi ki sonuç çay saatinde hepimiz bayilarak yedik.
Simdi sirada baska tarifler var. Sanirim elimdeki dut unuyla iki tarif daha gelistirebilirim. Ya da tadinin baskin olmamasini kabullenerek azar azar kullanarak daha uzun dayanmasini saglayabilirim.
Kemaliye’nin dutu öyle güzel ki, daha iyi taninmasini ve Kemaliyeliler için daha iyi gelir kaynagi olmasini dilerim. Belki önümüzdeki yillarda dut unu da paketlenip satilmaya baslanabilir. (Bu tarifi de dut kitabi için verecegim yaziya ekleyecegim.)

Kaynak: http://mutfaktazen.blogspot.com/2006/08/kemaliyenin-dutlari.html

Kemaliye Dut Paneli

Değerli Dostlar, Hamdolsun ki,yol açabileceği gelişmelerin heyecanından aylardır uyku uyuyamadığımız zorlu bir sürecin birinci basamağını,dutu bilinmeyen yönleriyle tanıtmayı hedefleyen panelimizi 30 Temmuz Pazar günü gerçekleştirdik. Henüz Kemaliye’den yeni geldiğim ve bazı hocalarımın sunumlarının tam metni elimde olmadığı için şu anda onları sizlerle paylaşamıyorum.Ancak yine de ana fikirleri özetlemek isterim. Panelimizin çok değerli katılımcıları, günlerce haftalarca tartışılsa bitmeyecek konuları 3 saat gibi çok kısa bir süre içine sığdırmaya çalıştılar.Her şeye rağmen verdikleri bilgiler çok çarpıcı idi. Panelimizin ilk konuşmacısı G.Ü.Eczacılık Fak.Farmakognozi (Bitkilerden İlaç İmali)Ana Bilim dalı profösörü, konusunda duayen olan, Sn.Ekrem Sezik hocamız esprili ve konusuna hakim sunumuyla dutun bir meyve değil,bir ilaç olduğunu iddia etti.Binlerce yıldır Çin ve Hint tıbbında,çok çeşitli hastalıkların tedavisinde meyvesi,yaprağı,kökleri ve kabuklarıyla bir şifa kaynağı olarak kullanıldığını söyledi,Çin ve Hint tıbbından bazı reçete örnekleri verdi. Erzurum A.Ü.Ziraat Fak.Bahçe Bitkileri ABD prof.ü Sn.Sezai Ercişli hocamız Türkiye’de yalnızca 5 ilde dut yetişmediğini,dünyadaki dut yetiştiriciliğinin ise yaygın olarak özellikle Çin ve Hindistan’da ipek böcekçiliğine yönelik olduğunu anlattı.Kapama dut bahçelerinin avantajlarından ve dut cinsleri arasında bir tür tespit ve genetik çalışmalarının yapılmasının gereğinden bahsetti. Batı Akdeniz Araştırma Enstitüsü’nden hemşehrimiz ziraat mühendisi Ahmet Fikret Fırat,Türkiye tarımında bahçeciliğin öneminden bahsetti.Kemaliye de yaşlanmış dut ağaçlarının kesilip yerine genç fidanların dikilmesini,toprağın iyileştirme çalışmalarının yapılmasını ve organik tarıma elverişli bir bölge olduğu için ‘organik sertifikasyon’ yoluna gidilmesini önerdi. Henüz 3 günlük evliyken bal aylarında panelimize katılan Sayın Doktor Adem Kaya’nın sunduğu konu ise panelin en önemli ayaklarından biri idi.Dut yaprağının büyük ve küçükbaş hayvan besiciliğindeki önemiyle ile ilgili bilgiler,yem sanayinde devrim yaratacak düzeydeydi.Ancak izleyicilerin bir bilim adamı topluluğu olmadığı göz önüne alınmadan,çok teknik ifadelerle ve açıklamasız sunum yapılması,ilginin dağılmasına ve benim de paniğe kapılmama neden oldu.Bu yüzden sık sık sayın Kaya’nın konuşmasını keserek konunun daha iyi anlaşılmasına ve izleyicilerin dikkatini çekmeye çalıştım.Her ne kadar kendisi niyetimi gayet iyi anladığını ifade ederek özürlerimi önemsemediyse de biraz kabalık gibi algılanabilen,belki de gerçekten öyle olan bu davranışım için gazeteniz aracılığıyla kendisinden yeniden özür diliyorum.Genç evlilere sonsuz mutluluklar diliyorum. Panelin 1. oturumunun ardından verilen arada sayın Bakanımız ve Müsteşarımız, Kemaliyeli hanımlarımızın el birliğiyle hazırladığı pekmezli yumurta,pekmez helvası,dut kavurma,gülengü vs. gibi geleneksel dut yiyeceklerinin yanı sıra , yaratıcılıklarını kullanarak yarattıkları dut keki,dut limonatası gibi yeni lezzetlerden tattılar. Sayın Bakanımız Ali Çoşkun 1. bölümün sonunda dutla ilgili getirilecek bütün somut projeler için Sanayi Bakanlığı olarak her türlü desteği sağlayacağına söz verdi. Protokolün yoğun programından dolayı takip edemediği panelimizin 2. bölüm konukları da çok değerli idi.Sayın gazeteci yazar Tijen İnaltong Hanım Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden derlediği dutlu yiyecek tariflerini paylaştı ve dutun değişik şekillerde değerlendirilişinden bahsetti.Kemaliye’den ayılırken de yanın da dut unu götürdü.Onunla dutlu kurabiye denemeleri yapacak(bence harika olacağı da kesin). Devletin en etkin ve ciddi ekonomik kurumlarından biri olan Dış Ticaret Müsteşarlığının Ekonomik Araştırmalar ve Değerlendirmeler Genel Müdürü Gazi Bilgin Bey ise dut ve ona dayalı olarak oluşturulabilecek yeni sanayi dallarının halka bulunduğu bölgede istihdam ve iyi bir gelir sağlayarak,kırsaldan kente göçü önleyebilecek bir potansiyele sahip olduğunu ifade etti.Dutun toplanmasından işlenmesine,paketlenmesinden pazarlanmasına kadar yeni teknik ve yöntemler uygulanması gerektiğini belirtti.Devletin haklarında bir bilgi sahibi olmadığımız için hiç değerlendiremediğimiz bir çok teşvik,kredi ve destekleme kaynakları olduğunu,ayrıca Avrupa Birliği fonları ve Dünya Bankası hibelerinin de uygun projelerle kullanılabileceğini anlattı. H.Ü. Ağaç Endüstrisi Mühendisliği A.B.D. Başkanı Sayın Prof. Salih Aslan ise dutun ağaç endüstrisindeki kullanım olanaklarıyla ilgili çok net bilgiler veremedi.Çünkü bizlere sunmak üzere internet ve literatürde yaptığı taramalarda dutun ağaç özelliklerini belirleyen hemen hemen hiç bir çalışmaya rastlayamadığını anlattı.Bu konunun da ne kadar bakir ve araştırılmamış olmasının aslında bize büyük bir öncülük ve pazar şansı yaratabileceğini düşünüyorum.Çünkü Hocamız,Kemaliye’den gönderilen birkaç dut kütüğü üzerinde panele kadar ki sürede yürütebildiği çalışmalarında,dutun ağaç özelliklerinin çok değerli bir ithal ürün olan tik ağacına yakın özellikler taşıdığını ve hatta bazı bakımlardan ondan üstün olduğunu gördüğünü söyledi. Son panelistimiz ve hemşerimiz M.Ü Fen Edebiyat Fakültesinden Yrd. Doç. Okan Baba da o etkileyici sesi ve sunumu ile hepimizi duygulandırdı.Aşık Veysel’in dut ağacından oyulmuş sazına “Ben babamı,sen ustanı unutma” deyişinde ki gibi bizi biz yapan değerlerimize olan vefa borcumuzu hatırlattı.Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin Türk boyları ilerlerken Horasan erenlerini de,oralarda Türk ve İslam inancını yaymak üzere görevlendirdiğini;bu amaçla ocakta yanan dut dalını Anadolu’ya fırlatarak onların düştükleri ve yeşerdikleri yerlerde dergahlarını kurmalarını anlatan menkıbelerden bahsetti. Bence ilk etapta amacına ulaştığına inandığım panelimizden içimde üzüntü olarak kalan tek şey değerli hocalarımın şenliğin telaşesi içerisinde yerel ve idari amirlerimizin en azından bir “hoş geldiniz, nasılsınız ve hoşça kalın” gibi basit ilgi ifadelerinden mahrum kalarak Kemaliye’den ayrılmaları idi.Umarım bizi hoş görürler. Saygılarımla Dr. Dt. Gülnur Gürler

4. Kemaliye Doğa Sporları Şenliği

Değerli dostlar..

Geleneksel Kültür ve Turizm Şenlikleri,Milli Piyango çekilişi ve değerli hemşehrimiz,meslekdaşımız sn Gülnur Gürler’in büyük çabalarıyla gerçekleştirdiği “Dut Sempozyumu” ile son derece başarılı ve keyifli geçti.Emek verenleri,gerek şenlikte gerek sempozyumda özveri ile çalışanları tebrik ediyor ve giderek daha gelişkin yönde çabalarının devamını diliyorum.Şimdi başta bu sempozyum olmak üzere tüm değerli bilimsel katkıları yazılı dökümante etme zamanı.Kalıcı kültürü ancak böyle oluşturabiliriz.Yoksa kulaktan kulağa aktarımla bilimsellik ve kalıcı katkılar sağlayamayız,onca emek zamanla dezenforme hale gelir.Dezenformasyon yani bir başka deyimle yanlış bilgilendirme ve bilgilenme yoğun tanıtım çabaları içinde olduğumuz ilçemizin en çok dikkat etmemiz gereken sorunlarından biri haline gelmektedir.

Atlas dergisinden Tijen ve Erdem arkadaşlarımız geçen sene KEMAV vakfımızın davetlisi olarak, düzenlediğimiz 2. Doğa Sporları Şenliklerine geldiler,bazen bağımsız ve bazende gezilerimize de katılarak,bizden lojistik destek alarak ilçemizi görüntülediler ve yazdılar .Yazı ve fotoğraflar İbrahim Köroğlu nun da dediği gibi ancak bu sayıya (Ağustos 2006)girebildi.Ama 16 sayfalık uzunca bir yer verilmiş olması ve oldukça detaylı ele alınmış olması genel hatlarıyla ilçemiz açısından tanıtım yönüyle olumlu.Benim kişisel olarak katılmadığım,muhtemelen görüştükleri hemşehrilerimizden edindikleri birtakım bilgilere istinaden yazdıkları bazı bölümler ise yukarıda bahsettiğim “Dezenformasyon”sorunu açısından kaygı verici.Kemaliye nin geçmişini ve gününü bilen büyüklerimiz başta olmak üzere tüm bilinçli kesimin özellikle başta basın mensupları olmak üzere gelen misafirlere “objektif ” ve gereksiz abartılardan,mesnetsiz iddialardan arınmış tarihi,bilimsel gerçeklere dayalı bir ortak argüman üzerinden bilgi vermesi yararlı olacaktır sanırım.Aksi takdirde geçenlerde bir gazetenin ekinde de yer aldığı gibi,Kemaliye nin ülke genelinde bir çok yerleşime örnek olacak farklı mezhep ve düşünceleri kucaklayan,hoşgörü ve insani değerleri yücelten yapısını görmezden gelen yaklaşımlar,özellikle uğraş verdiğimiz tanıtım çabalarımıza zarar verecektir.

Bardağa dolu yönüyle baktığım bu bölümün ardından sizlere hersene yepyeni atılımlarla büyüyen ,Türkiyemizin en büyük “Doğa Sporlar Şenliğini” 2007 den itibaren inşallah “Uluslararası” yapacağımızın müjdesini vermek istiyorum.3.Şenliklerin haber ve görüntülerini de önümüzdeki günlerde “National Geographic” dergisinin Türkiye baskısında ve ayda 2 Milyon tiraja ulaşan ,uluslararası havaalanlarımızda ücretsiz dağıtılan ve Türkçe -İngilizce çıkan “Gate” dergisinde görebileceksiniz.Gene Almanların dünya çapındaki “Geo “dergisinin Türkçe basımıda önümüzdeki şenliklere büyük yer verecek.Dünyanın sayılı akarsu parkurları arasında gösterilerek “Canu” dergisine giren “Kemaliye”,bu kezde Amerikalıların “Canoe&kayak” dergisinde yeralacak.

Önümüzdeki Doğa Sporları Şenliğinde,bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz ilklere bir yenisini daha ekleyecek ve ilk kez Allah bir mani vermezse,Kemaliye nin karşısına 15 kişilik deniz uçağı indireceğiz.İlkini bu sene gerçekleştirdiğimiz Triatlona bu sana yurt dışından takım katılımları olacak.Bisiklet ve Dağcılık sporlarında da yabancı misafirleri ağırlayacağız.Yabancı folklor ve halk oyunları ekiplerini davet etmek ve dah bir çok sürpriz gene “Kemaliye
Sevdalılarını ” bekliyor.

Kemaliyemizin de,Doğa Sporları ve Doğa nın önemini anlayan diğer uygar ülkelerde olduğu gibi,modern ve çağdaş gerekleri yerine getiren ,ilçenin turizm altyapısına katkı sağlayacak,kooperatif anlayışında hizmet verecek bir şirketi merkezi var artık..KEDOST,Sanayi BakanımızAli Coşkun ağabeyimizin ,KEMAV başkanımız ve Maliye Bakanlığı Müsteşarı Hasan Basri Aktan ağabeyimizin de şereflendirdiği bir açılışla ,profesyonel bir hizmet anlayışıyla düzenlenmiş bürosunda hizmet vermeye başladı.

Yepyeni bir sürü projeye ve ilçemizi gönençli günler taşıyacak atılımlara destek verecek “gerçek” Kemaliye sevdalılarını KEMAV çatısı altındaki çalışmalarımıza bekliyoruz.

Sağlıcakla kalın

Mustafa Ferudun Çelikmen

Dutana

Değerli arkadaşlar;

Bu yıl ki Kültür Şenliği kapsamında, 30 Temmuz 2006 günü Kemaliye (Eğin)’de başarıyla ve planlandığı biçimde gerçekleştirilen“Dut Paneli” nin ilçemiz ve ülkemiz adına son derece önemli bir etkinlik olduğuna inanıyorum.

Dut konusunda çok az çalışmanın olduğu bir ortamda çeşitli üniversite ve kuruluşlardan çok değerli bilim adamı ve ilgililerin bilgi ve deneyimlerini paylaştıkları böyle bir etkinliğin hem de ilçemiz de gerçekleştirilmiş olması hepimiz adına son derece sevindirici bir durum. Bu vesile ile panelin düzenlenmesini sağlayan ve bizleri buluşturan Dr. Gülnur Gürler başta olmak üzere, tüm katılımcılara, dinleyicilere ve emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum.

Burada panel hakkındaki bazı düşünce ve önerileri de sizlerle paylaşmak istiyorum;

- Panel, bu yıl ki şenlik etkinlikleri içerisinde gerek konusu gerekse de katılımcıları açısından en dikkat çekici etkinliği olarak değerlendirilebilir.

- Etkinlik, Sayın Dr.Gülnur Gürler’in yaklaşık iki yıl süren yoğun emek ve özverisi ile gerçekleştirilmiştir. Kendisini bu çabalarından dolayı kutluyorum.

- Panelde değerli bilgi ve düşüncelerini paylaşan konuşmacılar, bundan sonra yapılacak çalışmalarda katkı sağlayabileceklerini belirtmişlerdir. Bu önemli bir katkı alanıdır. Bizlerin bu değerli katkılardan etkili bir biçimde yararlanmamız gerekiyor.

- Eğinimizde dutun korunmasında ve bugünlere gelmesinde kadınlarımızın çok değerli emekleri olduğunu düşünüyorum. Dut bugünlere gelebilmişse bunda kadınlarımızın payı önemlidir.

- Artık böyle bir panelden sonra, neredeyse ölmek üzere olan dut ve dut yetiştiriciliğinin yeniden hayat bulması ve konuyla ilgili çeşitli proje ve katkıların gelişeceğine dair umutlarımız da çoğalacaktır. Artık öldü denilen dutçuluğun dirileceğine olan inancımız güçlenmiştir.

- Artık hep birlikte, bu panelde öğrendiğimiz bilgiler ve katılımcıların önerilerini de dikkate alarak, dut konusunda somut projeler ve çalışmalar gerçekleştirmemizin zamanı gelmiştir.

Son olarak, böyle bir etkinliğin yaşama geçirilmesindeki çok değerli emek ve özveri gösteren ve bizleri buluşturarak, dut konusunu farklı boyutlarıyla konsunda uzman kişilerden öğrenmemizi sağlayan Dr. Gülnur Gürler’e içten teşekkürlerimizin bir göstergesi olarak kendileri uygun gördükleri takdirde “DUTANA” denmesi hususunu bilgilerinize sunuyorum.

Saygılarımla

Ethem Kılıç

www.Ajans.Kemaliye.net
Kemaliye Haber Ajansı (KHA)

Kemaliye Haber Ajasına Yayınlanmasını İstediğiniz Kemaliye ve Köyleri ile İlgili Haberlerinizi Geçebilirsiniz!
Email: haberveriyorum@kemaliye.net

Not: Verdiğimiz haberler, içeriği değiştirilmemek sureti ile tüm “Yazılı Basınımızda” da kaynak gösterilmek sureti ile yayınlanabilir.

Dut Paneli ve Kemaliye Şenlikleri

Erzincan’ın Kemaliye İlçesi’nde bu yıl 29. kez düzenlenecek olan Kemaliye (Eğin) Kültür Şenlikleri kapsamında “Dut Paneli” düzenlenecek.

Erzincan’ın Kemaliye İlçesi’nde bu yıl 29. kez düzenlenecek olan Kemaliye (Eğin) Kültür Şenlikleri kapsamında “Dut Paneli” düzenlenecek. Bu yıl 29–30 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek 29. Kemaliye Şenlikleri kapsamında, Kemaliye Belediyesi ve Kemaliye Kaymakamlığı tarafından düzenlenecek geniş kapsamlı “Dut Paneli”ne çeşitli üniversitelerden öğretim üyeleri konuşmacı olarak katılacak. 30 Temmuz tarihinde 2 oturum halinde gerçekleştirilecek olan dut panelinde, ilk oturumun başkanlığını, Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı ve Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Muharrem Güleryüz yapacak. İlk oturumda, Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ekrem Sezik “Dut Yaprağı’nın Kimyasal Yapısı ve Biyolojik Etkileri”, Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezai Ercişli de “Dut Yetiştiriciliği”, Batı Akdeniz Araştırma Enstitüsü Ziraat Mühendisi Ahmet Ziya Fırat “Kemaliye’de Dut Yetiştiriciliği Analizi” ve Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yemler ve Hayvan Ana Besleme Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Muhsin Macit “Dut Yaprağının Hayvanların Günlük Yemlemelerinde Kullanılması” konularında konuşma yapacak. Panelin, Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Muzaffer Cemal Özkan başkanlığında gerçekleştirilecek ikinci oturumunda ise Dış Ticaret Müsteşarlığı Ekonomik Araştırmalar ve Değerlendirmeler Genel Müdürü Gazi Bilgin “Dutun İstihdam ve Dış Pazarlar Açısından Değerlendirilmesi”, Gazeteci-Yazar ve Mutfak Kültürü Araştırmacısı Tijen İnaltong, “Dut Yemekleri ve Türk Mutfağında Dutun Yeri”, Hacettepe Üniversetesi Ağaç İşleri Endüstri Mühendisliği Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salih Aslan, “Dut Ağacının Ağaç Endüstrisinde Kullanma Olanakları” ve Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Okan Baba ise “Dutun Türk Halk Edebiyatı ve Kültürümüzdeki Yeri” konulu birer konuşma yapacak. Kemaliye’de düzenlenecek panelin, dutla ilgili olarak şimdiye kadar düzenlenen en geniş kapsamlı panel olduğu ifade edildi.

www.Ajans.Kemaliye.net
Kemaliye Haber Ajansı (KHA)

Kemaliye Haber Ajasına Yayınlanmasını İstediğiniz Kemaliye ve Köyleri ile İlgili Haberlerinizi Geçebilirsiniz!
Email: haberveriyorum@kemaliye.net

Not: Verdiğimiz haberler, içeriği değiştirilmemek sureti ile tüm “Yazılı Basınımızda” da kaynak gösterilmek sureti ile yayınlanabilir.

Kemaliye (Eğin) 1. Dut Paneli

KEMAV ve Kemaliye Belediyesi adına Dr. Gülnur Gürler’in organize ettiği 1. Dut Paneli, 30 Temmuz Pazar Günü Erzincan/Kemaliye’de yapılacak.

Kemaliye 1. Dut Paneli 30 Temmuz Pazar Günü Erzincan Kemaliye’de yapılacak.

KEMAV ve Kemaliye Belediyesi adına Dr. Gülnur Gürler’in organize ettiği panel çerçevesinde -“Dut ve Yaprağının Kimyasal Yapısı ve Biyoloik Etkileri”, “Türkiye’de ve Dünyada Dut Yetiştiriciliği, “Kemaliye’de Dut Yetiştiriciliğinin SWOT Analizi”, -“Dut Yaprağının Ruminant (büyük ve küçük baş) Hayvanların Rasyonlarında (günlük yemlenmelerinde Kullanılması”, -“Dut Yemekleri ve Türk Mutfağında Dut”,    ”İstihdam ve İhracat Potansiyeli Bakımından Dut”, “Ağaç Endüstrisinde Dut Ağacının Olası Kullanım Alanları ve -“Dutun Türk Halk Edebiyatı ve Kültüründeki Yeri başlıklarında sunumlar yapılacak.

Panele katılanlar ve yapacakları sunum başlıkları şöyle:

I.OTURUM BAŞKANI
Prof. Dr. Muharrem Güleryüz

Erzincan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı,Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi,Bahçe Bitkileri ABD Başkanı

PANELİSTLER
Prof.Dr.Ekrem Sezik, Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi

Farmakognozi Ana Bilim Dalı

-“Dut ve Yaprağının Kimyasal Yapısı ve

Biyoloik Etkileri”

Prof. Dr.Sezai Ercişli

Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi, “Türkiyede ve Dünyada Dut Yetiştiriciliği

Ahmet Fikret, Ziraat Mühendisi, Batı Akdeniz Araştırma Enstitüsü

“Kemaliye’de Dut Yetiştiriciliğinin SWOT Analizi”

Doç.Dr.Muhlis Macit ve Arkadaşları, Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Yemler ve Hayvan Besleme Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi -“Dut Yaprağının Ruminant (büyük ve küçük baş) Hayvanların Rasyonlarında (günlük yemlenmelerinde Kullanılması”

II.OTURUM BAŞKANI
Prof.Muzaffer Cemal Özkan, Karadeniz Teknik Üniveritesi Orman Fakültesi Dekanı

PANELİSTLER

Tijen İnaltong, Gazeteci ve Yazar,Mutfak Kültürü Araştırmacısı

-“Dut Yemekleri ve Türk Mutfağında Dut”

Gazi Bilgin, Dış Ticaret Müsteşarlığı, Ekonomik Araştırmalar ve Değerlendirmeler Genel Müdürü                                            ”İstihdam ve İhracat Potansiyeli Bakımından Dut”

Prof .Dr.Salih Aslan, Hacettepe Üniversitesi, AğaçEndüstri  Müh.Anabilim Dalı Başkanı  -“Ağaç Endüstrisinde Dut Ağacının Olası Kullanım Alanları

Yard.Doç.Dr.Okan  Baba Marmara  Üniverstesi  Fen -Edebiyat Fakültesi -“Dutun Türk Halk   Edebiyatı ve Kültüründeki Yeri