Fıkralarımız - Mahmut Efeoğlu ve Anonim
EÄŸinli ile Åžeytan’ın Ortak OluÅŸu
Eğinli ile şeytan, ziraat yapmak için ortak olmuşlar. Şeytan:
- Bu yıl, öyle bir ziraat yapalım ki, toprağın altı benim, üstü senin olsun demiş.
EÄŸinli, buÄŸday ekmiÅŸ. Toprağın üstü buÄŸdayı almış. Åžeytan’a da toprağın altında çöpleri kalmış. Åžeytan buna kızmış ve EÄŸinli’ye:
- Beni aldattın, yeni ziraatde toprağın altı senin, üstü benim olsun deÂmiÅŸ. Mutabık kalmışlar. EÄŸinli bu kez topraÄŸa patates ekmiÅŸ, dönem soÂnunda toprak altı patatesi EÄŸinli olmuÅŸ, üstünün otu da Åžeytan’a kalmış. Åžeytan, buna da çok kızmış, EÄŸinli ile kavgaya tutuÅŸmuÅŸlar.
Sonunda EÄŸinli, Åžeytan’a uzun bir sırık vermiÅŸ, kendisi de kısa bir sopa almış ve dar bir sokaÄŸa girmiÅŸler. Åžeytan, dar sokakta uzun sırığı çevirip, EÄŸinli’yi dövene kadar, EÄŸinli, kısa sopası ile ÅŸeytanı dövmüş.
Åžeytan:
- Yine beni aldattın, sopaları deÄŸiÅŸtirip kavga edeceÄŸiz … , deyince, EÄŸinli, elindeki kısa sopayı ÅŸeytana vermiÅŸ, uzun sırığı kendisi almış, bu defa geÂniÅŸ bir meydanlığa çıkmışlar. Sonunda EÄŸinli, uzun sırıkla ÅŸeytanı yine döÂvü.nce, ÅŸeytan aÄŸlamaya baÅŸlamış ve:
- Hey Allah’ım! .. Madem ki EÄŸinli’yi yarattın, bana ne gerek vardı? Beni yarattın, EÄŸinli’ye ne gerek vardı? diye Allah’a sitemde bulunmuÅŸ.
Yine bir inanışa göre, Åžeytan, Selanik’te doÄŸmuÅŸ, Kayseri’de okumuÅŸ, EÄŸin’de kaybolmuÅŸtur. Kasapla-Kömürcü EÄŸinli kasap, ölürken oÄŸluna:
Evlat, ben ölüyorum. Sana da bir emri-hak (ölüm) olursa, gelir beni cenÂnette ararsın diye vasiyette bulunmuÅŸ. Bir süre sonra oÄŸlu da ölür ve doÄŸÂrudan babasını cennette aramaya gider. Cennetin kapısında bulunan nöÂbetçi Arnavutlar oÄŸlanı içeri sokmazlar. Ve oÄŸlana, soru sual açarlar.
- Bre baban nereliydi diye sorarlar ve Eğinli olduğunu öğrenince de:
- Ne iş yapardı?
- Babam kasaplık yapardı.
Arnavut kapıcı bu cevaba çok kızar ve hemen ilave eder:
- A bre delikanlı, mori baban EÄŸinli ola, kasap ola, cennette ola … Yok öyle bir ÅŸey, sen git onu cehennemde ara der, çocuÄŸu geri çevirir.
Eğinli delikanlı, cehenneme gider ve bakar ki, babası katrana batmış.
kazanda kaynıyor.
Babasına seslenir:
- Baba! bu ne haldir?
- Sorma oÄŸlum, ayağımın altında EÄŸinli kömürcü var, beni durmadan çekiyor. Bir türlü çıkamıyorum, ancak başımı kurtarabiliyorum!.. diye baÂğınr. Kömürcüler de aynı fıkrayı, kasabın kendi ayağının altında olduÄŸunu söyleyerek anlatırlar.
EÄŸin’den Ne Çıkar?
Askeri garnizonda komutan, askerleri toplamış, sorular soruyordu: -
OÄŸlum, sen nerelisin?
- Bursa’lıyım komutanım.
- Bursa’dan ne çıkar?
- Şeftali çıkar komutanım.
- OÄŸlum sen nerelisin?
- Zonguldak’lıyım komutanım.
- Zonguldak’tan ne çıkar?
- Kömür çıkar komutanım.
- OÄŸlum sen nerelisin?
- Antalya’lıyım komutanım.
- Antalya’ dan ne çıkar?
- Portakal çıkar komutanım.
Ve sıra Eğinli askere gelir: -
OÄŸlum, sen nerelisin?
EÄŸin’liyim komutanım.
- Peki, EÄŸin’den ne çıkar oÄŸlum?
- Adam çıkar komutanım.
Komutan bu cevaba kızar:
- Ne demek, adam çıkar oğlum?
Eğinli askerin cevabı şöyle olur:
- Åžeftali için toprağı, kömür için madeni olmayan yerde ne çıkar komuÂtanım ..
. Okuyup memlekete yararlı adam yetişir! ..
Bu cevap komutanın hoşuna gider ve talimatını verir: -
Bu EÄŸjnli’yi alın, karargaha yazıcı yapın! .
Ancak Cehennemde Bulamazsın
İstanbul’da ticaretle uÄŸraÅŸan EÄŸinli’nin dükkanına bir müşteri gelir. Alış veriÅŸten sonra, dükkan sahibine nereli olduÄŸunu sorar. EÄŸinli olduÄŸunu öğrenince de:
- Yahu, nereye gitsem bir Eğinli ile karşılaşıyorum, der. Eğinli dükkan sahibi derhal cevabı yapıştınr:
- Efendim! .. Ancak cehenneme giderseniz, EÄŸinli’yi bulamazsınız!
Mahdi Ninenin Gelini
Mahdi ninenin gelini devamlı kız doÄŸururmuÅŸ. Gelin yine gebe kalmış,. oÄŸlan çocuÄŸu bekleniyormuÅŸ. DoÄŸum zamanı gelmiÅŸ, yine kız doÄŸmuÅŸ. DoÂÄŸumu yöneten ebe duramamış bağırmış:
Ey Mahdi gel, Mahdi gel Allah evin yıktı gel
Biz oğlana bakarken Kızın sesi çıktı gel.
şiiriyle, Mahdi nineye kötü bir müjde vermiş.
Bir Uygarlık Örneği
HemÅŸehrimiz EskiÅŸehir Valisi Ali Fuat Güven’den bir sohbet anında nakÂlettiÄŸi, Kemaliye’nin yanm asır önceki tarihlerde (Aslında, çok daha eskileÂre dayanır), ekonomik, kültürel ve sosyal hayatın hangi seviyelerde olduÂÄŸunun güzel bir kanıtı olması nedeniyle aynen yazıyorum.
Ali Fuat Bey, 1992 yılında, EskiÅŸehir’e Vali olarak atandıktan sonra, bir kiÅŸi ısrarla, randevu almak için özel kaleme müracaat ediyor ve KemaliÂyerde askerlik yaptığını beyan edince, Ali Bey görüşmeyi kabul ediyor. Ali Osman Aydın adındaki ÅŸahıs, 1940′lı yıllarda Kemaliye’de askerlik görevini ifa ettiÄŸini ve benliÄŸinden hiç silinmiyen yeÅŸilliÄŸi, sulan, güzelliÄŸi, ÅŸehrin çok temiz pak oluÅŸu, yanında insanlann çok medeni ve temiz giyimleri olÂduÄŸunu ve orada çok ÅŸeyler öğrendiÄŸini beyan ediyor. Hatta uzun süren askerlik görevinden dönerken, baÅŸka yerlerde çok nadir görülen kunduraÂcılara yaptırdığı bir çift kundura ve aynca terzilere yaptirdığı takım elbiseÂyi de beraberinde getiriyor.
Günümüzde ancak geliÅŸmiÅŸ bir ilçe için normal sayılabilecek bu özellikÂlerin, bundan yaklaşık 56 yıl önce Anadolu’nun ücra bir köşesinde yaÅŸanıÂyor olması, Kemaliye’nin ayncalığını kanıtlamaya yetiyor. İftihar ettiÄŸimiz EÄŸin’imiz, böylesine köklü bir geçmiÅŸin temelleri üzerinde duruyor. (*) Kaynak: Mahmut EfeoÄŸlu
Bizde de insan yetiÅŸir
Kemaliye’nin Malatya iline baÄŸlı olduÄŸu 1935′li yıllarda, Kemaliye’den İl GeÂnel Meclisi Azası olarak görev yapan Şırzı (Esertepe) Köylü Hacı Ali Bey ve diÂÄŸer kazalardan Pötürge, Kahta, Arapkir, Hekimhan üyeleri ile birlikte İl Genel Meclisi’ndeki bir toplantıda, zamanın Valisi Nevzat TandoÄŸan, bütün üyelere tek tek memleketinde yetiÅŸen ürünler hakkında bilgi açısından sual tevcih eder. Memleketlerinde neler yetiÅŸtiÄŸini sorar, oradakilerden kimisi buÄŸday. kayısı, tütün vesaire gibi çeÅŸitli cevaplar verirler. “E Hacı Ali Bey, sizde ne yeÂtiÅŸir?” diye sorduÄŸunda, “Sayın Valim, bizde de insan yetiÅŸir” diye cevaplar. (*)
Hanimik Bibinin Duası
Kemaliye-Arapgir ÅŸosesi açılırken, yol güzergahı bibinin bahçesine rastÂlar. Hanimik bibi, bağını vermek istemez ve amelelerin başındaki mühenÂdise şöyle seslenir:
Mühendis geliyor yolda yorula
Attan düşüp bacakları kınla
Ben bağıma bunca emek çekmişim
Dilerim boynuna yılan sanla.
Mühendisten ümidi kesilen bibi, bu sefer de, yollan yaptıran dönemin
Belediye BaÅŸkanı İbrahim Bey’e gelir ve ÅŸikayetini bildirir:
Devlet bağı aldı, vergi vermeyiz
İnşaallah ki acımızdan ölmeyiz
Mevlam baksın fukaranın yüzüne
Duman çöksün ağalann gözüne.
Nüktedan bibinin bu sözleri, yol güzergahının değiştirilmesine ve böylece bağının kurtarılmasına neden olur.
Tarla Mahsul Vermedi . Dönüşünde Yine Kaz
Yeni evlenen EÄŸin’li delikanlı, az zaman sonra askere alınmış. Ancak süÂrekli gözü arkada düşünüyormuÅŸ, acaba çocuk var mı, yok mu? Sormak için büyüklerinden sıkıldığından, mektupla sorup öğrenmeye karar vermiÅŸ:
Haydi mektup var gel
Tez haberler al da gel
Bir iken iki olduk
Üç oldu mu sor da gel?
Babası durumu hemen anlamış ve cevabı şu olmuş:
Bir dalda iki kiraz
Böyle mektup yine yaz
Tarla mahsul vermedi
Dönüşünde yine kaz …
,*) Kaynak: Mahmut lifeoÄŸlu
Kahve ile Tütün Konuşuyor
Eğinli yaşlılar, sabahleyin kahvede kahvelerini içerken şu mısraları
okurlarmış:
Kahveyi ruhi siyahım şifa verir bedene Hak, lanet eylesin duhanı icat edene. (*)
Bunu duyan tütün tiryakisi de karşılık olarak şöyle cevap vermiş:
Erken kalkar içerim duhanı, çekerim acısını Tütüne laf atanın, öldürürüm kara bacısını.
Pek İyi Babam, Kökeri de Sana Verdik
Vaktiyle, İstanbul’da sefalete düşen EÄŸinli’nin biri, memleketteki arazileÂrini satmak için ihaleye çıkarmış. Cumikbaşı, Tapubaşı, Baltataşı, Angin ve İskele hudutlarında bir çiftlik diye satış yapmış.
Diğer bir Eğinli, işin bir yalan olduğunu bildiği için:
- Yahu, peki ama, bu paraya bu kadar yer verilir mi? Neyse ki, kökeri satışa katmamışsın! .. deYince, alıcı bunda bir iÅŸ var, esas iYi yeri bana verÂmemiÅŸ diye almaktan vazgeçerken; EÄŸinliler:
- Pek iYi babam, kökeri de sana verdik diye alıcıyı ikna etmişler. (**)
Gelin-Kız Tartışması
Suya gider ak elinde tası var, Ben de bilmem şu gelinin nesi var, Bir kızınan, bir gelinin besti var, İkisi de bir oğlanın üstüne.
Yaylanın yolunda koçu katarlar, Kızınan gelini bir mi tutarlar,
Kız oğul balıdır yağa katarlar, Var git gelin var git almam ben seni.
Gelin der ki benim altın başım var, altın baş altında hilal kaşım var, Kız senin bir gecelik işin var, Ertesi gün kervan geçer yololur.
Kız da der ki ay gedikten aşmaz mı, Doğup doğup yarı yerde kalmaz mı? Benim bir gecemi senden sormazlar, Adımın kızlığı ömre yetmez mi?
Gelin der ki yanağırndan kan akar, Hilal kaşlarım cihanı yakar,
Kız sen daha çocuksun sana kim bakar, Yiğit yaslanacak kollar var bende.
Kız da der ki, yüce dağda danm var, Küçüceğim büyümeye çağım var, Alem bilir el değmedik bağım var, Var git gelin var git alma yarımı.
(*) Duhan: Tütün
(**) Köker: Balık avlanmaya yarar bir gereç.
Kız da der ki, bir kulem var yapılı, Alem bilir yedi demir kapılı, Akgöbek altında saray yapılı, Var git gelin var git alma yarimi.
Oğlan der ki, kız ile gelin sevilin, Kolu kola takın da karşıma gelin, Her ikinizi de Allah bana verdi, İkinizde de yerim var benim. (*)
Gelin-Kaynana Tartışması
Gelin:
Kaynanayı netmeli, Merdivenden itmeli, Paldur, küldür giderken, Arkasından gülmeli.
Kaynana:
Konsol üstünde pekmez, Kimse nazını çekmez, Oğlumun aldığı maaş, Senin süsüne yetmez.
Gelin:
Telgrafın direği, Kaynananın yüreği, Şeytan bana diyor ki, Kır başında küreği.
Kaynana:
Patlıcanı kuruttum, Dama çıktım duruktum Eşşek beyni yedirdin, Bildiğimi unuttum.
Gelin:
Karşıda vardır gedik, Olmuşsun deli hödük, Oğlun şeker getirdi, Sensiz oturduk yedik.
Kaynana:
Patlıcanın tohumu, Gelin yemiÅŸ …. mu Yakında oh çekerim, Bir enüğün oldu mu?
Gelin:
Kazanı düz koy kaynana, Suyunu süz koy kaynana Oğlun beni seviyor, çat1a patla kaynana.
Kaynana:
Biz gelin getirdik ki, iş ede, Üç minderi beş ede, Biz gelin getirdik ki, Bizimle döğüş mü ede.
Gelin:
Kaynananın iyisi, Derin ola kuyusu, Yorganının altında, Soksun yılan yavrusu.
Kaynana:
Kaynanalar hacıdır, Hem bu evin tacıdır, Kaynanayı anlayın, Oğluna duacıdır.
Gelin:
Etme kaynana zulüm, Şimdi gelecek oğlun, Bükülmüş artık belin, Biraz günahtan korun.
Kaynana:
Oğlumu öğütledin, Sandığım didikledin, Sabahberi çağırdım, Hotik bile demedin.
Gelin:
Kaynananın metini, Yılan yiye etini, Üstüne dokuz mertek, Ben verem parasını.
Kaynana:
Kaynanalar hacıdır, Gelin dili acıdır,
İyi tut kaynanayı, Sana bir yardımcıdır.
Gelin: Görümcenin dili var, Öldürseler yeri var, Her gün her gün gelmesin, Kocasının evi var.
Rafa fincan koydum, İçine mercan koydum, Kaynanamın adını, boçcikli sıçan koydum …
Gaziantepii, EÄŸinli’yi şöyle anlatır:
Eğinli ile yılanı bir çuvala koyup, çuvalın ağzını bağlamışlar. Biraz sonra çuvalın içinden acı acı yılanın sesi duyulmaya başlamış:
- Aman, yetiÅŸin ÅŸu EÄŸinli beni boÄŸuyor!
Dut Çataldı
Ergü köyünden saf bir vatandaş, bahçesinden dutu alıp kaçan kargayı.
Ergü’den, bir hayli uzak olan Dutbeli denilen yere kadar kovalamış. Yolda rastladığı bir kiÅŸi:
- Neden kargayı kovalıyorsun diye sorunca, dutu aldı kaçıyor cevabını almış. Adam şaşırmış ve sormuş:
- Yahu, bir dut tanesi için karga buralara kadar kovalanır mı? Deyince.
Ergülü dayanamamış ve cevabı yapıştırmış: - Dut, çataldı da ondan kovalıyorum! ..
Semeri Ters Çevir, EÄŸin’i Görürsün
Eğin, coğrafi konumu itibariyle etrafı dağlık bir vadide bulunduğundan. adeta merkep veya katır semerini andınr.
Bu oluÅŸumu ile EÄŸin’i bilen yüzbaşıdan, bir EÄŸinli asker memleketine
gitmek için izin ister. Yüzbaşı, askere:
- Memleketin neresi? diye sorunca, asker:
- EÄŸinli’yim komutanım, yanıtını verir.
Yüzbaşı hemen karannı askere bildirir:
- Oraya kadar gitmeye gerek yok oÄŸlum!.. Merkebin semerini indir, ters çevir, içine bak, EÄŸin’i görürsün!..
Özlem ve Beddua
Kemaliye’den iÅŸ arama amacıyla birçok kiÅŸi gurbete çıkarmış. Yine vaÂtandaşın biri, evliligini müteakip, İstanbul’a gelmiÅŸ, gel zaman-git zaman; lA seneyi mütecaviz bir vakit geçtikten sonra, okur-yazar olmayan hanıÂmı, ona bir ÅŸiir yazdınp göndermiÅŸ:
Yüce dağ başında koyun kurt olur Yarim hasretin bana dert olur
Bu yazı da güze döndürende gelmez isen Mezarlık toprağın bana yurt olur.
Kocası, birkaç sene sonra cevaben; çok para kazandığını, Mısır’a paÅŸa olduÄŸunu, yakında gelip göreceÄŸini, kavuÅŸacağını bildirir. Fakat, kadın arÂtık ihtiyarlığa yüz tutmuÅŸtur. Yine ÅŸiirle cevap verir:
Derin derelerin serin köşesi
Kınldı gönlümün billur şişesi Duydum ki olmuşsun Mısır paşası Geçti çağım, artık seni neyleyim.
Kadın, artık kocasının geleceğinden ümidini kesmiş, hayatına küsmüş,
üçüncü cevab-ı şiirinde bedduaya girmiştir:
Ahirette de İstanbul yok ki gidesin Yalan yanlış defterlerin saçasın Galata Köprüsü sıratın ola
Başın döne cehenneme düşesin. (*)
Hacı İbrahim Balioğlu
EÄŸin’in DörtyolaÄŸzı Mahallesi’nde oturan ve çarşı içinde dükkanı buluÂnan Hacı İbrahim BalioÄŸlu; Amasya’dan, Siverek, Birecik gibi yörelerden katır getirip, kardeÅŸleriyle birlikte köylere, uzak yerlere satardı.
Hacı İbrahim BalioÄŸlu, sair zamanlarda, SandıkbaÄŸlı Aririn kahvesinde i ÅŸimdiki kulüp binası) oturur, oyun oynar, vakit geçirirdi. İkinci Dünya Harbi yıllarında, yinen birgün manusa miltan, kolları çemli, ceket omuÂzunda, ayağında ÅŸalvar, başında kasket, adet-i veçhile sandalyenin üzerine çıkıp, dörtlü okÅŸin oyunu oynarlarken, o zaman çokmahdut bulunan ah.”"ÜII1ülatörlü radyolardan birisi de o kahvede bulunmaktaymış. Haber saÂati geldiÄŸinde herkes oyunu bırakıp haberleri dinlemek üzere radyonun başına koÅŸmuÅŸ. Sebebiyse, birkaç senedir devam eden Alman harbinin en hareketli zamanı iÅŸte radyodan “Almanlar Majino hattını yardı” gibi haberÂleri herkes can kulağıyla dinlerken, Hacı İbrahim Emi, böyle bir harbin olÂduÄŸunu duyması, hem de zamanıngeçmesinden sıkılarak, ÅŸapkasını biraz yukarılatıp, “Ulan n’olur, deyin baham, kim kiminen harbedi?” diye feveÂran etmiÅŸ. Emünün harbin baÅŸlangıcından birkaç sene sonra vaziyete yeni muttali olması, dikkatini çekmesi, hala unutulmamıştır. Halk arasında ve kahvelerde halen “Kim kiminen harbedi?.” diye konuÅŸulur. (*)
Ölçekçi Yaşar Efendi
BilindiÄŸi gibi EÄŸin’in toprak kıtlığı nedeniyle hububat ziraatı yeterli deÄŸilÂdir. Bu nedenle, motorlu vasıtalann olmadığı devirlerde, ekmek, aÅŸlık, bulÂgur ihtiyacını karşılamak üzere, bilhassa güz aylanna doÄŸru, Ümraniye, Kangal, GoÅŸgiri gibi Sivas yöresine baÄŸlı mıntıkalardan 300-500 adetlik eÅŸek ve katır kervanlanyla, buÄŸday yüklü kafileler gelir, bunlardan bir kısÂmı (köyleri tanıyanlar) dutla, pekmezle takas yapar, parayla satmaya getiÂrenler ise, mallannı belediyenin kantanna getirirlermiÅŸ. Kantarcıbaşı, ÖlÂçekçi YaÅŸar Efendi’ye (Türkmengilin) bırakır, çarşıda-pazarda yapılacak iÅŸÂlerini yapmaya gider, YaÅŸar Dayı onları geçerli rayiç üzerinden satar, herÂkesin parasını, çuvalını ve gramına kadar hesabını kendisine verir; satamayanlar ise, mallannı Ölçekçi YaÅŸar’a teslim eder, bir daha geliÅŸlerinde hesabını alırmış.
Bu konuyu hayatı boyunca unutmamış, çocukluÄŸunda yaÅŸamış olan buÂgün mevki sahibi, Köy İşleri Bakanlığı’nda çalışan bir Ümraniyeli, Necati Özel, belediye baÅŸkanı iken makamına uÄŸradığında, aynen aktarmıştır. Kendisinin çocukken kafileyle birlikte EÄŸin’e bir yük buÄŸday getirdiÄŸini, faÂkat bir vesile ile bulunmadığı sırada, çuvalının ve buÄŸdaylannın ortadan yokolduÄŸunu görerek aÄŸlamaya baÅŸladığını, durumu gören YaÅŸar Efendi ve diÄŸerlerinin “OÄŸlum, senin bir ÅŸeyine zarar gelmiÅŸ, aÄŸlama … ” dediklerini. YaÅŸar Efendi’nin o gece kendisini misafir ederek, ertesi sabah malının paÂrasını kuruÅŸuna kadar ve çuvallannı da teslim edip, bir miktar da hediye dut vs. verip gönderdiklerini, kendisinin bunu hiç unutmadığını ve TürkiÂye’de böyle bir ortamın mevcut olmadığını beyan etmiÅŸ.
Sadece buÄŸday getirenler deÄŸil, Arapkir, Dutluca ve bilhassa ova köyleÂrinden eÅŸek yükleri sepetlerle gelen üzüm ve sebzeler de aynı uygulamaya tabi tutulurmuÅŸ.
Bu arada herkesin bildiÄŸi bir konu olmasına raÄŸmen, yine de bahsetmeÂden geçemiyorum: O devirde dükkan sahipleri camiye, bir komÅŸuya veya eve yemeÄŸe gittiÄŸi zaman, dükkan kapısını kilitlemez, hatta çekmezlerdi. Dükkan kapılan da hapishane kapısı gibi ardına kadar açıktı. Åžimdikinin 10-15 katı bir nüfusa sahip olmasına raÄŸmen, hapishaneleri boÅŸ olan bir memleketin yukanda bahsettiÄŸimiz konulardaki uygulaması da son derece normaldir. (*)
Örnek Katırcı: Salim Ağa
1882 yılında Kemaliye’nin Bahçe Mahallesi’nde dünyaya gelen Salim ÇoÂbanoÄŸlu (Salim AÄŸa), çalışma çağına gelince aileden gördüğü katırcılık mesleÄŸine intisap etmiÅŸ, motorlu vasıtalann çalışmadığı yıllarda ufaktan baÅŸladığı mesleÄŸini büyütüp 40 katırla adeta ÅŸimdiki Demiryolu veya bir TIR hattının görevini üstlenmiÅŸtir. Kemaliye’nin o yıllarda tam bir sanayi ve ticaret merkezi olması hesabı ile dokunan dokuma ve dabaÄŸ ürünleri Türkiye’nin dör:t bir yanına dağıtılıp, bir yandan da İstanbul ve diÄŸer memÂleketlere gidecek yolcular; Kemaliye, Elazığ, Diyarbakır, Nusaybin üzerinÂden Halep ve Åžam’a ya da Kemaliye, Kuruçay, Ümraniye, SuÅŸehri, Alucra, Åžebinkarahisar güzergahından Giresun’a ulaşıp, oradan da İstanbul’a giÂdecek yolcular vapura binerek, İstanbul’a ulaşırlar, dönüşte her iki cihetÂten yine yolcu ve ticari mal yükleyip aynı güzergahlardan Kemaliye’ye döÂnerlermiÅŸ.
Devrin efsaneleÅŸmiÅŸ ismi Salim AÄŸa, zevk-i sefaya da çok düşkün bir inÂsandır ve her gittiÄŸi yerde bir ev kurması ile de meÅŸhurdur. Hatta her memlekette 30 evlilik yapıp ev kurduÄŸu bilinir. Kemaliye’de normal ilamlı dört hanımı mevcut idi. Bunlardan dört oÄŸlu, üç kızı olmuÅŸtu.
Salim AÄŸa ile 40 yıl kadar meslek icrası sırasında, daha sonra ölünceye kadar arkadaÅŸlıkları bir öz kardeÅŸten daha ileri olan, aynı meslekten bir Efe Süleyman vardı. Ekseri seferlere beraber veya ardarda devam eder, koÂnakladıkları her yerde ve kaderde tasada da beraberdiler. Buna istinaden, bizzat Salim Emü’den dinlediÄŸim, ha1ci dillerden düşmeyen bir hikayelerini anlatmadan geçemeyeceÄŸim. 1. Cihan Harbi sırasında Harput’daki askeriÂye her ikisinin de bütün hayvanlarına el koymuÅŸ mekkere taşırlarken, maÂlum kıtlık zamanı, Elazığ-Mollaköy’de bulunan arkadaÅŸları Ahmet AÄŸa’nın çiftliÄŸine misafirliÄŸe gitmiÅŸler. Ahmet AÄŸa gitmelerine çok memnun olmakÂla beraber, kendisinin Han Köyü’nde bir düğüne davetli olduÄŸunu, hep beÂraber gitmelerinin çok iyi olacağını söyleyip, hep beraber Han Köyü’ne vaÂsılolmuÅŸlar. Düğün evine gittiklerinde muazzam masalar ve şölen olduÄŸuÂnu görmüş, memnun olmuÅŸlar. Ancak, bunları aynı masaya almayıp, ayn bir masa kurmuÅŸlar, aynca Salim AÄŸa ve Efe Süleyman’a “Merhaba, hoÅŸÂgeldiniz” dedikleri halde, Ahmet AÄŸa’ya çok ciddi davran~yorlarmış. MeÄŸer Ahmet AÄŸa ile o köylüler arasında büyük bir husumet ve kan davası varÂmış. Ahmet AÄŸa iÅŸi onur meselesi yapıp, bizimkileri de oraya koz olarak, bir nev’i fedai götürmüş, yiyip içilip, saatler biraz ilerleyince c kapıda bir deÂlikanlı belirip, elinde tabanca ile havaya ateÅŸ açarak “Ulan Mollaköy beyleÂrinin anasını avradını. … ” diye sataÅŸmaya baÅŸlayınca, bizimkilerde ÅŸafak atıyor. Zaten fiziki görünümü; ÅŸalvarı, kuÅŸağı, başında poÅŸusu ve çakır gözleriyle çok heybetli bir görünümü olan Efe Süleyman, Salim AÄŸa’nın kulağına eyilip, “Ula Salimik Allah kahretsin, bizi neyidi getirdin, gah ki gaçah” derken, bunu gören Ahmet AÄŸa, “Salim AÄŸa, Efe ne diyor?” diye soÂrar. Salim AÄŸa her zamanki gibi hiç itidalini bozmadan, “Efe diyor ki … ” der. “Ahmet AÄŸa isterse, kalkıp ÅŸunların alayını geberteyim, ben onların kurÅŸunlarını leblebi gibi yutarım.” Ahmet AÄŸa da kalkıp, “ulan bende öyle adam var ki … ” diye aynısını ÅŸiddetle söylüyor. Oradaki aÄŸalar bakıyor ki pabuç çok pahalı, araya giriyorlar, silah atan kiÅŸiyi getiriyorlar. AÄŸa ve Efe’nin elini öptürup, özür diliyorlar. Köy husumeti de böylece bitmiÅŸ oluÂyor. Ancak iÅŸi bitiren Salim AÄŸa’ya hiç bir ÅŸey yok. Sabahleyin faytona biÂnerlerken bütün köy halkı yollara dizilip, kurÅŸun yutan kimdir diye meÂrakla izliyorlar, sesi çok güzelolan Efe, bir de Harput Hoyratı söyleyince, “Baba bu adam, kurÅŸunu yutar mı yutarIf diye tasvip ediyorlar.
O devrin efsanesi olarak anılan Salim AÄŸa 1967 yılında Bahçe MahalleÂsi’ndeki evinde, mütevazi bir ÅŸekilde vefat etmiÅŸtir. Ancak, Kemaliye anılÂdıkça, Salim AÄŸa’nın bıraktığı izler de ilelebet anılacaktır. (*) (*) Kaynak: Mahmut EfeoÄŸlu
Popularity: 1% [?]




