KEMAV Geleceğimize Yatırıma Davet Ediyor!
Değerli hemşehrilerim, Sevgili Kemaliyeliler..Kemaliye sevdalıları..
KEMAV vakfımız bünyesinde ,son yaptığımız yönetim kurulu toplantısında öncelikle ilçemiz kökenli ve Kemaliyede ikamet edenler öncelikli ,eğitim yılı boyunca ve tüm eğitim süresince,yüksek öğrenim ve paralı orta öğrenim görenler ağırlıklı olmak üzere, karşılıksız burslar düzenlemeyi kararlaştırmış bulunmaktayız.Aylık 50-100 YTL(yıllık 9 ay için) civarında düşünülen bu burslarla ilgili genç kardeşlerine katkıda bulunmak isteyen ağabeylerimizi,ablalarımızı,hayrsever hemşehrilerimizi bu kampanya ya katılmaya davet ediyoruz.Aşağıda okuyacağınız yazı gerçek bir öyküdür.Kemaliyenin yırtık pırtık giysilerle ,ödünç kitaplarla büyük kentlerde yaşamı zorlayan ve bugünün başarılı işadamları,mühendisleri ,doktorları olan evlatlarının geçmişlerindeki acılarını anımsatan bu öykünün
kahramanlarından biride siz olabilirsiniz.Konu ile ilgili Vakfımızın numaraları 0212 243 90 50-51(FAX)
Mustafa Ferudun Çelikmen
KEMAV Yönetim Kurulu Üyesi
———Gerçek Bir Hikaye——–
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediÄŸini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileÅŸti: “Nazif Bey mi?” dedi.
“Evet, Nazif Bey!” diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla, “Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu.” dedi.
Hiç beklemediÄŸi bu haberle bir acı saplandı yüreÄŸine. “Ya, öyle mi…?” diyebildi sadece. Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece
kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaÅŸlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp, “Onun adına görüşebileceÄŸim
bir yakını var mı acaba?”diye sordu.
“Evet var, oÄŸlu Selim Bey….” Titrek bir sesle, “Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?” dedi.
Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, “Selim Bey oldukça meÅŸgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor, ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.” dedi ve telefona yöneldi..
Sonra, “Kim diyelim efendim?” diye sordu. “Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım.” cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, “Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin.” dedi.
Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiÅŸ geniÅŸ bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, “Buyurun!” dedi.
O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
“Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir.” dedi.
“Bendeniz de Selim Cebeci… Lütfen buyurun, oturun.” dedi, genç iÅŸ adamı. Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur
oturmaz; “Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl… Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim.” dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu. “Ama o büyük insanın elini öpmek nasip deÄŸilmiÅŸ, bunun için ne kadar üzgünüm
anlatamam.”
YaÅŸarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: “Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım.” Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine; “Mehmet Baydemir demiÅŸtiniz deÄŸil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?”
Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla “Evet” dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle
parladı. “Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık.” dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve “Sizi karşıma Allah çıkardı.” dedi.
Bu sözler profesörü çok ÅŸaşırtmıştı “Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?” dedi.
Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak, “Bizdeki emanetinizi vermek için…” deyince, profesörün ÅŸaÅŸkınlığı iyiden iyiye arttı.
“Emanet mi?” dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine “Gelebilir misiniz?” deyip telefonu kapattı.
Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi. Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden
buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araÅŸtırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek; “Bu günlerimi ÅŸu büyük insana borçluyum.” dedi.
“Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiÄŸimde hayalen yanımda hazır oldu. “Sana bunun için burs vermedim.” diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum.” dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı.
Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı. Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti.
“Bir müddet zeytin yiyeceÄŸiz, sonra…” Selim Bey, kendisine bir soru sorduÄŸu için başını ona çevirdi, fakat aklı tabloda kalmıştı.
Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.
İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu: “Bir müddet sabredeceÄŸiz, sonra…” İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti, fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede; “Bir müddet yürüyeceÄŸiz, sonra…” diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, “Selim Bey merakımı mazur görün. Åžu tabloya bir mânâ veremedim.” dedi. Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak “Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her ÅŸeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir ÅŸey
kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin… ÅžaÅŸkınlık içinde, “BaÅŸka bir ÅŸey yok mu?” diye sormuÅŸtum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür aÄŸlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin aÄŸlayışına mukabil babam, “Bir müddet zeytin
yiyeceÄŸiz, sonra…” dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, “Alışacağız.” dedi.
Ve iÅŸtahla bir zeytin alıp aÄŸzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. DoÄŸru dürüst bir eÅŸyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle, “Bu evde hiçbir ÅŸey yok!
Burada nasıl yaÅŸayacağız.” diye haykırdı. Bunun üzerine babam: “Bir müddet sabredeceÄŸiz, sonra alışacağız.” dedi.
GittiÄŸim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, “Bu ilk günün, okula beraber gideceÄŸiz.” dedi. Yürümeye baÅŸladık. Okul oldukça uzak gelmiÅŸti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemiÅŸti. Biraz sonra fark edince bana döndü.
İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir ÅŸey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, “Yoruldum.” dedim. Babam oldukça sakin bir ÅŸekilde: “Bir müddet yürüyeceÄŸiz, sonra alışacağız.” dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. ÇoÄŸu zaman buradan gözyaÅŸları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında ÅŸu yazı vardı: “Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.”
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle
geldi. AÄŸlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmiÅŸti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. “Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?” dedi, kelimeleri boÄŸazına düğümlendi, gözlerine yaÅŸlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuÄŸa oturdu.
Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak aÄŸlamaya baÅŸladı. Hepimiz ÅŸok olmuÅŸtuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve “Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiÅŸtim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya baÅŸladığım zaman kendi kendime, “Bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.” demiÅŸtim. Bugün ise, Allah’ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruÅŸ borcum kalmadı.” dedi.
Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
Bu çoraplar her gün bana, “Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.” diyor. Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o,nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
“Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım.” Selim Beye döndü ve “Siz ne yapardınız?” diye sordu. Selim Bey kendisine has tebessümü ile; “Bir müddet
zeytin yerdim, sonra…” dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.
Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
“Buyurun, yıllarca size vermek istediÄŸimiz emanetiniz.” dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boÅŸalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya baÅŸladı. “Sevgili Mehmet Bey oÄŸlum, Bazen istediÄŸimizi yaparız, çoÄŸu zaman da mecbur olduÄŸumuzu…
Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.” Mehmet Bey neye uÄŸradığını ÅŸaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliÄŸi karşısında bir çocuk gibi yalnızca aÄŸlıyor, aÄŸlıyordu. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaÅŸlar süzülüyordu. Bir ara yaÅŸlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.
Yarının Büyük adamları,Bilimadamları bazen yanıbaşınızda mahsun mahsun bakan çocuklardır.Onlara mutlak bir şans vermemiz lazım.Kemaliye bağrından çok büyük insanlar çıkarmıştır.Ve Dünya çapında daha çok değerli isanlar çıkaracaktır.Saygı ve sevgilerimle.
Mustafa Ferudun Çelikmen
Popularity: 1% [?]

