Arþiv: Temmuz, 2004

Kemaliye Yolundayız….

Perşembe, Temmuz 29th, 2004

Kemaliye Yolundayız….

22-Temmuz-2004

Divriği istasyonundan Kemaliye’ye doğru yola çıktık. Trenle 45 dakika sürecek yolculukta önce Çatlık istasyonunda duracağız daha sonra da Bağıştaş İstasyonunda inerek Kemaliye’ye minibüsle devam edeceğiz.

DivriÄŸi DivriÄŸi

Divriği’den kalkan tren sarp dağların arasından çok etkileyici bir yol izliyordu. İnsan bir yandan düşünüyor bu sarp dağların arasında bu yolların açılması gerçekten çok büyük bir yatırım. Ülkemiz o kadar da geride değil diye düşünüyor ve seviniyorum. Bunun dışında zaten Kemaliye ile Divriği arasında başka bir yol da yok. Yaklaşık 45 dakika sonra Bağıştaş’a vardık. Dışarıda bekleyen iki minibüste yer bulabilmek için hızlıca trenden inerek, minibüse çantalarımızı yerleştirdik. Trenden inenlerle minibüsler hınca hınç doldu. İstasyon yakınında istasyon binasının yakınında yer alan bir evden başka bir şey görmedim. Buradaki minibüsler Sivas’tan gelen trenlerin saatlerine göre Kemaliye Bağıştaş arasında çalışıyorlarken özellikle yaz aylarında tatil için diğer illerden ailelerinin yanlarına gelen insanlarla doluyor. Gençler çoğunlukla İstanbul’a yerleşmişler ve Kemaliye emeklilerin yaşadığı bir belde olmuş.

Tıka basa dolu minibüs içerisinde oldukça virajlı ve sarp yoldan Kemaliye’ye hareket ettik. Yorgunluktan ve çok enteresan bir manzara olmaması sebebiyle uyuya kalmışım. Gözlerimi açtığımda Kemaliye’deydik.

Çantalarımızı minibüsün üzerinden indirmesi için muavini bekledik. İlk önce çantalarımızı bırakacağımız ve geceyi geçireceğimiz otele doğru hareket ettik. Şehir içindeki yeni otelde daha önce yapılan rezervasyon sebebiyle boş oda bulamadık. Daha önce arkadaşımın kaldığı şehirden uzak ama manzarası çok güzel olan başka bir otele taksiyle gittik, çantaları bırakıp bizi bekleyen taksiyle tekrar şehre döndük. Otelin manzarasından Kemaliye tüm hatlarıyla görünüyordu. Kemaliye, içinden Fırat nehrinin aktığı bir vadiye kurulmuş yemyeşil bir belde. Merkeze geldiğimizde önce yemek ihtiyacımızı giderdik, sonra da ünlü Kemaliye Konakları arasında gezmeye başladık; tamamıyla ahşap olan konaklar vadi yamacına sıra ile dizilmiş, aralarında ise dar sokaklar var. Her konağın kendine özgü ahşap kapı işlemeleri var. Kemaliye, inanılmaz huzurlu bir yer ve büyüleyici bir havası var. Konakları fotoğraflayabilmek için üç makara film harcadım. Vadiyi, konaklar arasından geçerek tırmandık, konakların bittiği yerden biraz daha tırmanınca müthiş bir manzarayla karşılaştık. Yemyeşil bir doğa, ağaçların arasından gözüken konaklar ve en aşağıdaki Fırat Nehri. Tepede yarım saat oturup güneşin batışını ve güzel manzarayı izledik. Güneşin batmasıyla yavaş yavaş dönüşe geçtik.

Bu arada da akÅŸam yemeÄŸini yedikten sonra, otele gidip dinlenmeye karar verdik.

AkÅŸam yemeÄŸi yerken lokantada, sesi oldukça açık olan televizyondan, akÅŸam haberlerinde ünlü ‘Hızlandırılmış Tren Faciasını’ duyduk . Ve biraz öfkeyle, birazda üzüntüyle sinirlerimiz bozuldu. Yıllardır aynı tren yollarında, ayni lokomotif ve vagonlar ile yolcu taşınırken, ‘Hızlandırılmış Tren’ adında sanırım sadece bizim uydurabileceÄŸimiz bir tren seferi icat edildi. Sanki daha önceki yöneticiler akıl fakiriydi ve bu trenleri daha hızlı sürmeyi akıl edememiÅŸlerdi. Bu insanların hayatları üzerine kötü bir kumar oynandı. Sonuç ortada tabiî ki, yatırım yapmadığınız hiçbir ÅŸeyin karşılığını da alamıyorsunuz. Sonuç olarak ta fatura makiniste kesildi. Maalesef bizde hala iÅŸ ahlakı tam olarak oturmadı. Bu kaza sonrası birilerinin istifa etmesi gerekirdi ama görünen o ki bunu da siyasal ÅŸova dönüştürdüler. İş ahlakı içerisinde yönetici, her kararı; her riski göze alarak verir ve bu risk için mantıklı açıklamaları olmalıdır. Her hangi bir aksilikte de bütün sorumluluÄŸu üstüne alır. İste büyük yönetici böyle olunur. Sizce Ankara’ya 30 dak. Erken gitmek için bu kadar insanın ölmesine gerek var mıydı?…..

Neyse arkadaşım daha önce bu trenle Ankara’ya olculuk etmiş ve sarsıntıdan bırakın restoranında yemek yemeği ayakta bile duramadığından ve böyle bir şeyin eninde sonunda yaşanacağını tahmin ettiğini söyledi. Ne yazık ama birileri bunu göremedi. Moral bozukluğuyla, neşemiz iyice kaçtı. Oysa akşam birazda macera olsun diye otele yürüyerek dönecektik, (yol 7-8 km) zifiri karanlık yol, bizi aydınlatan sadece benim cep telefonumun feneriydi. Yolda bu kaza üzerine konuşa konuşa, bazı anlarda da biraz korkarak 1,5 saatlik yürüyüşle otele vardık.

Otelde kaza ile ilgili son haberleri izleyerek, uyuduk. Sabah 8,30’da taksi bizi almaya gelecekti. Kemaliye’de bir iki saat daha kalıp yolumuza devam edecektik.

23-Temmuz-2004

Sabah taksici bizi uyandırdı. Sabah ışığında otelin balkonundan Kemaliye manzarasını fotoğraflamayı ihmal etmedim.

Çantalarımızı yüklendiğimiz gibi soluğu takside aldık. Kemaliye’ye inince önce çantalarımızı 4 saat sonra Bağıştaş’tan geçecek treni karşılayacak ve bizi ona götürecek minibüse emanet ettik. Sonra kendimizi büyüleyici ve huzur verici Kemaliye Konakları arasında bulduk kendimizi. 1 saat birbirimize izin verdik. Önce tabi ben Fırat nehrinde yüzebilir miyim diye birkaç kişiye sormuştum. Hava inanılmaz sıcaktı. Sonra Belediyenin yaptığı doğal bir havuz olduğunu, Fırat’ın tehlikeli olacağını söylediler; neyse tarif sonucu, sonradan pişman olsam da 20 dak. kızgın güneşin altında yürüyerek havuza ulaştım. Havuz ağaçların arasında, çok güzel bir yerdeydi. Ve etrafında sadece 3 kişi güneşleniyordu. Onlarda İstanbul’da yaşayan Kemaliyelilerdendi. Hatta biraz konusunca ortak bir arkadaşımız olduğu da ortaya çıktı. Dünya ne küçük değil mi. Neyse turist psikolojisinde onların fotoğrafını çektim ve eve döner dönmezde onlara mailledim. Su dağdan gelip, havuzu taşırıyor oradan da Fırat’a dökülüyordu. Ama su buz gibiydi. Öğle sıcağında sıcaklık 40 derecelerde bu suya girdiğimde yaşadığım soku tahmin edersiniz.

Havuzda biraz oyalandıktan sonra yavaş yavaş merkeze döndüm. Arkadaşımı buldum. 30 dak. sonra dolmuş kalkacaktı. Son 20 dak. daha bu konakların arasında geçirmek için tekrar konaklara doğru tırmanmaya başladım. Burası inanılmaz bir yer, anlaşılır gibi değil ama buranın havası insana huzur veriyor. Tepeye yakın bir yerde ahşap’tan eski bir caminin önündeki banka oturdum. 15 dak. hiçbir şey yapmadan öylece, hayatımdaki her şey sanki gözümün önünden geçti. O an içersinde ya bir yada iki kişi gördüm. Hayatımda kendimi bu kadar huzurlu nadir hissetmişimdir diye düşünüyorum. Gelecek yaz bir aksilik olmazsa tekrar doğuya gidicem. Ama aynı yolu kullanmasam bile Kemaliye’de bir gece kalmak için yolumu değiştirebilirim diye düşünüyorum. Kemaliye’de ne buldun diye sorarsanız; pek bir şey söyleyemem ama bana çok iyi geldiğini kesinlikle söyleyebilirim. Galiba içimden bir şeyleri burada buldum. Bence siz de bir deneyin.

Müthiş şekilde deşarj olarak Kemaliye’den ayrıldık. Burada yaşadığım 15 dak. hiç unutmayacağım…. Bu satırları yazarken bile beni gülümsetiyor. Sanırım hayatım boyunca da öyle olacak:)

Yazmadan geçmeyeyim, Kemaliye Kültür Turizmi açısından gelişmeye açık bir belde ama buradaki bazı esnafın verdiği mal ve hizmete göre biraz kazıklandığımızı hissettik. Bu biraz üzücü. Maalesef Türkiye’de Turizm biraz böyle anlaşılıyor.

20 dak. bekledikten sonra, trenimiz geldi. Hedef; Erzincan’ın Tercan ilçesinin, Üç Pınar köyü yakınlarında olduğu iddia edilen bir tarihi kalıntıyı görebilmek. 6 saatlik bir tren yolculuğundan sonra Tercan’a vardık. Yolda karaborsa çalışan taksiciye üç pınar köyünde böyle bir yer olup olmadığını sorduk bilmiyordu biz yinede bizi oraya götürmesini istedik. Arabasının su kaynattığını gideceğimiz yere kadar gidemeyeceğini söyleyerek; eniştesinin daha iyi bileceğini söyleyerek arabasıyla bizi onun yanına götürdü. Sıkı bir pazarlıkla anlaştık. Taksici, oranın yakınına kadar gidemeyeceğini, yol olmadığı bahanesiyle bize iletti. Daha sonra anladık ki, bizi defineci zannederek suç ortağı olarak ceza almamak korkusuyla, kalıntılara 2 km geride bizi bıraktı. Müthiş sıcakta, yeni sürülmüş tarlada 30 dak. kan ter içerisinde çok uzaktan gözüken 2 belirsiz taşa doğru tırmandık. İnanın çok yorulduk. Tepeyi çıktığımızda bütün yorgunluğumuz bitti. Adeta kendimi kaşif gibi hissettim. Uzaktan iki yıkılmış taş gibi gözüken şey, karşımıza dimdik ayakta kocaman bir ermeni manastırı olarak çıktı. Adı: ‘Aprank Manastırı’, Hemen yanında da bir mescit vardı. (Bizim tescilli haritamızda böyle bir yer gösterilmiyor.?!!!) Ya manzara; tüm İç Anadolu gözüküyordu. Arkamızdaki dağların bittiği yerde Bingöl vardı, Kuzey- Doğudaki dağlardan sonra ise Erzurum. Ufuk çizgisine kadar görüşü engelleyecek hiçbir şey yoktu. O kadar yüksektik ki, 4 taraf alabildiğine; neredeyse ayaklarımızın altında gibi gözüküyordu.

Neyse, binaları gezdik. defineciler her yeri kazımışlar tabi. O kadar aptalca bir çalışma ki bu bütün sütunların dibi kazılmış bina zor ayakta duruyor ve bu akıl fakirleri bu sütunların altına doğru 2-3 metrelik mağara gibi oyuklar açmışlar. Biz 1-2 dakikadan fazla içeriye girmeye cesaret edemedik. Yazık bu binaya, sanırım yakında yıkılır. İşte tarihsel mirasa bakışımız bu.!!!

Yabancı Turistlerin neden doğuya bu kadar geldiklerini şimdi anlıyorum. Keşfedilmemişlerin safarisini yapıyorlar. Bizim ise define bulmak dışında umurumuzda bile değil. Ben Almanya’da Almanların utanç abidesi nazi toplama kamplarına ücret ödeyerek girip gezebildim. Biz ise bu eserleri turizme kazandırmak için hiçbir şey yapmıyoruz. Sanırım bu ülke bir kez daha anlaşılıyor ki Ankara ya da İstanbul da oturularak iyi anlaşılamıyor yâda tanınamıyor.

Orada 1 saat kadar, kalıntıları inceledik, fotoğraflar çektik. Orada sanırım yılardır orada akan bir pınarın buz gibi suyundan içtik. Şişelerimizi doldurarak aynı yoldan bizi bekleyen taksiye doğru yürümeye başladık. Taksici bizi Erzincan otobüsü bulabileceğimiz en yakın yere bıraktı.

Uyuyarak geçen 1 saatlik otobüs yolculuğundan sonra, Erzincan’a vardık. Güzel bir otele yerleştik. Yemek sonrasında da hemen odalarımıza istirahata çekildik. Yarın benim için çok önemli bir gündü. Çünkü Gezi programını biraz değiştirerek Tunceli’ye gidecektik. Çok heyecanlıydım. Hayatımda Tunceli ile ilgili ilk hikayeyi Almanya’da orada yaşayan Kürt kökenli arkadaşlardan dinlemiştim. Dinlediklerimin yanı sıra orayı kendi gözlerimle görmek biraz kaygılansam da çok istediğim bir şeydi.

25-07-2004

Tunceli’deyiz.

Tunceli’ye Erzincan üzerinden geldik. Şehre gidilebilecek yol, tek bir girişten, Jandarma kontrolünden sonra başlıyordu. Burada kibar bir Astsubay otobüsteki herkesin kimliklerini topladı. 10 dak. sonra kimliklerimizi bize geri dağıttı. Yanımda yabancı arkadaşım olması sebebiyle onun pasaportunu kayıt etme işlemi biraz sürdü. Neden burada olduğu da soruldu tabi, ne kadar anlamlı geldi bilmiyorum ama biz tatildeyiz dedik. 2 saatlik otobüs yolculuğundan sonra Tunceli’ye vardık. İki caddeden oluşan bir il Tunceli, birkaç sivil araç dışında yolda sadece askeri araçlar ve polis araçlarını görüyorsunuz. Tunceli halkın giyim tarzına baktığınızda kendinizi Bodrum gibi turistik bir beldede hissediyorsunuz. Söylemeden geçmeyeceğim, kızları gerçekten çok güzel.!!! Önce eşyalarımızı bırakacağımız bir otel bulduk. Yerleştik ve dolaşmaya çıktık. Tunceli 1 hafta sonra başlayacak festival için çok hareketlenmişti. Şehir içinde kurulan stantlarda yöresel eşyalar, kitaplar satıldığı gibi bölgedeki STK’larda stant açmişlardı. Stantları gezdik, birçok kişiyle tanışıp sohbet ettik. Tunceli’ler kendilerini şöyle tanımladılar. ‘—Erkeklerimiz ‘Alamancı’ parası yemeğe alışmışlar, bu yüzden çalışmazlar ama kadınlarımız çok çalışkan.’ Neyse, önce otogara giderek ertesi güne Kovancılara gitmek için bilet aldık.

30 dak. filan dolaştık sonra akşam yemeği için Munzur kıyısında, uzun ağaçların altında, çok güzel bir yemek yedik ve gece yarısına kadar sohbet ettik. Tunceli ile ilgili düşüncelerimi, yapacağım ikinci ziyaret sonrasında emin olduktan sonra yazmayı düşünüyorum.

Sabah uyanır uyanmaz, bir şeyler atıştırıp, Munzur kenarında, Tunceli dışında bir piknik alanına gittik. Arkadaşım kitap okurken ben, Munzur’da yüzüp, güneşlenip, gazete okudum.

Sonra aynı yöntemle tekrar Tunceli’ye dönüp Kovancılara gitmek için hareket ettik. Kovancılarda inip, bizi Palu’ya götürecek dolmuşa bindik. Palu’ya gelme sebebimiz. Palu kalesini ziyaret etmek istememizdi. Palu muhafazakâr bir Anadolu köyü, ama tarihi eserle yönünden çok zengin. Palu kalesine çok dik bir patika yolu takip ederek tırmandık ama çok yorulduk. Kaleden pek bir şey kalmamış aslında ama en üste çıktığımızda bir dikili taş gördük. Onun yanında ki yolu takip ettiğinizde ise o dönemin kralına ve kraliçesine ait iki ayrı oda gözüküyor. Bu odalar kayalar oyularak oluşturulmuş içlerine girdiğimde 3 ayrı oda daha fark ettim. Kesinlikle müthiş bir yapı. Yine bol bol fotoğraf çekerek kaleden aşağıya indik ve çevrede yer alan birkaç tarihi eseri de ziyaret ederek oradan ayrıldık.

Elazığ-Muş yolundayız. Karanlıkta bu yol köy yolundan farksız gibi geldi bana, zifiri karanlık ve yolda hiçbir ev yok… Önce Bingöl’e uğradık ve geceyi Öğretmen Evinde geçirdik. Bingöl bana şehir olarak çok karanlık geldi. Tunceli kadar olmasa da geç saat olmasına rağmen caddelerde çok fazla polis vardı. Geceyi burada geçirip sabah erkenden buradan ayrılmaya karar verdik.

27-07-2004

Sabah ilk otobüsle önce Solhan’a oradan da Muş’a hareket ettik, Solhan’dan gelen Minibüs bizi Eski Muş denebilecek, Muş’un en eski ve en fakir mahallesinde indirdi. Bizde arkadaşımla gezintiye çıktı. Çocuklar sürekli bizden para istiyorlardı. Diğer yerlerde bunu pek yaşamamıştık. Sonra öğrendik ki, biz rastlamasak ta, bu bölgeye sürekli turistler gelmekte ve bu ufak çocuklara para vermişler. Çocuklar da her yabancıdan para ister hale gelmişler, tabi hepsi değil ama en az 50 çocuğun ayrı ayrı ve bir arada fotoğraflarını çektik. Tabi eve dönünce hepsine birer tane fotoğraf yolladım. Burada da dikkatimi çeken, sokakta yer alan kahvelerin hınca hınç dolu olmasıydı.

3 saatlik gezi sonrasında, yürüyerek, eski Muş’tan yeni Muş’a doğru hareket ettik. Burası herhangi bir batı şehri kadar gelişmiş ve modern bir görünümdeydi. Ancak fakir bölge ile olan fark belirgin olarak ortadaydı. Geceyi burada geçirdik ama ben oldukça üzüldüm. Orada kahvede sohbet ettiğimiz insanlar bize çok iyi davrandılar, ama ekonomik olarak çok kötü durumdalar. Gencecik insanlar çaresiz yardım bekliyorlar. Hepsinin tek umudu memur olmak. En iyi bildikleri işte, yani çiftçilikte ise devlet kurumlarının iyi yönlendirememesi ve destek eksikliği sebebiyle yeterince yapılamıyor. Bu yüzen gerçekten üzüldüm.

Sabah yolumuza devam ettik, bundan sonraki durak Bitlis’ti, Bitlis’e gelmeden önce inerek şehir merkezine çevre mahalleleri gezerek, yürüyerek ulaşmayı tercih ettik. Burada tamamıyla taştan yapılmış binalar gördük kesinlikle çok güzel bir işçilik sergilenmişti ve sapa sağlam ayaktaydılar. Taş evlerin arasında, geze geze merkeze doğru ilerlerken birden aklıma ‘Bitlis’te 5 Minare Şarkısı’ geldi. Tabi sohbet ettiğimiz yaşlı bir amcaya hemen sordum oda anlattı. – Bitlis zamanında Rus işgaline uğramış ve o zamanın toplarıyla çok ağır şekilde bombalanarak yerle bir olmuş, bu savaşta şehirde kaçmayı beceren bir adam, oğluyla bir süre sonra Bitlis’e geri döner, Bitlis’ten dumanlar çıkmaktadır. Bitlis’te kalan eşini bulması için kendisi cesaret edemediği için oğlunu gönderir. Oğlu gider ve bir süre sonra geri döner. Oğlunu uzaktan gören baba, bağırarak sorar,
-Bitlis ne durumda oÄŸul? OÄŸul cevap verir
– 5 tane minareden başka bir şey kalmamış der. Ve baba duyduğu acıyla ağıt yakmaya başlar.

Bitlis’te de kahveler sokaklara taşmıştı. Şehrin içerisinden akan dere tam bit çöplüğe dönüşmüştü. Burada da iki tane 17 yaşındaki genç komik bir gerekçe göstererek bizden para istedi. Sanırım buda, cömert gözükmeye çalışan turistlerin işi….

Bitlis’te de gördük ki, harabe olan bir çok bina Vakıflar Genel Müdürlüğüne bırakılan binalardı. Üzülmemek elde değil. Doğunun birçok yerinde bu tür tarihi eserler maalesef kendi kaderine terkedilmiş, elimizdeki böyle bir fırsatı kullanamamamız çok acı.

Son olarak ziyaret ettiğimiz şehir Tatvan’dı. Aslında Van’a da gitmek istiyorduk ama bunun için zamanımız kalmamıştı. Bu yüzden Tatvan’dan Van bölü ekspresine iki kişilik yataklı vagona bilet aldık. Ankara’ya kadar hayatımın en güzel 29 saatlik yolculuğunu yaptım. Gece 10 dakikada bir uyanarak trenin penceresinden o uçsuz bucaksız, toprakları izleme zevkini yaşadım. Ay ışığıyla aydınlanan bozkır ve dağlar, çok güzel gözüküyordu. Bu şekilde ertesi günün öğle saatlerinde Ankara’ya vardık….

12 gün boyunca süren doğu seyahati böylece sona erdi. Hayatımda yaşadığım en güzel tatildi. Bu seyahat sayesinde hem ülkemi daha iyi tanımış, hem kafamdaki bir çok önyargıdan kurtulmuş oldum. Sonuç olarak; şunu söyleyebilirim, bizim insanımızdan hiç kimseye zarar gelmez. Evet sorun çok, yapılacak çok şey var. Ama bir o kadar da fırsat var, yeter ki bunlar harekete geçirilebilsin. Geleceğe dair umutlarım biraz daha arttı. Ve gelecek sene daha güneyden bir yol izleyerek, yine doğuya gitmek istiyorum.…

Kaynak: http://www.cibilliyet.com/kose/yazi.asp?YazarID=nb&YaziID=238

Popularity: 1% [?]